Kayıtlar

yeni çıktı

20 hala çok genç.

 bacaklarımın sızlamadığı tek bir günüm bile yok. nereye gitmek istiyorlar da ben engelim onlara?

son zamanlarda kafam çok karışık.

 geçmişte yaşayarak ve yarından korkarak bugünü kaçıranlar üzerine.

ben sana ne dedim?

 dönecektin eninde sonunda, ayıp ettin onca insana.

son.

 Yazmaya başlayalı 6 yıldan fazla oldu. 2019 yılında temelleri atılan bu birikim en görkemli günlerini burada ve başka yerlerde gösterdi. Çok yerde tebrik edildi, başarılı oldu. Zaman geçtikçe yükler ağırlaştı, istekler farklılaştı. Yazmak bir keyifken ıstıraba dönüşmeye başladı. Bir, iki derken bir gün kurudu hepsinin kökü. İlhamım gideli de çok oldu. Yazmak artık bir kargaşa, bir çığ, bir alev topu benim için. Yazdıktan sonra rahatladığım, derin bir nefes aldığım değil boğulduğum bir mezar artık. Çok güzel insanlar tanıttı bana bu serüven, çok fazla insanla da ayrıldı yollarımız. İlhamım olana, bana destek çıkanlara. Hepsi daima kalbimde. Hiçbir şeyden pişman olamam, lakin artık sona geldik. Bu saatten sonra yazabilecek olmadığımı adım gibi ezbereyim. Aslında çok önceden biliyordum ama kandırmışım kendimi. Ben sanılanın aksine öyle bir yerlere gelecek insan değilmişim. Verdiğim sözleri de tutamadım zaten.  Bir gün çok iyi yerlere geleceksin diyen okuyucularım, üzgünüm. Sizle...

birden duracaksın soracaksın kendine.*

 Dünyanın neresinde olursam olayım gelip bulacak bir his bu beni. Kaçayım kovalasın, düşeyim bir tekme de o atsın, güleyim gelip kıskansın. Bilmem nereden doğdum ben? Bilmem bu his hep burada mıydı yoksa ben mi yarattım bu çirkini? Kim aynada baktığım kişi? Her gün siyah gözlerindeki boşlukta boğulan mı yoksa kızıl saçlarının ateşinde yanan mı? Boğulmak da istemedim ben, yanmayı da. Ben diledim ki durayım hep. Dünya aksın gitsin üstümden. Yeri gelsin ağlayayım da. Fakat yalnızca durayım, doğmayayım, ölmeyeyim. Durmak zor şey değil oysaki. Susup durmak, bakıp durmak, kaçıp durmak, yürürken durmak, söylerken durmak. Ben dünyaya geldiğim ilk anda durmak istedim. Dur, dur, dur. Dur anne, dur baba. Dur! Lakin bilmem neden duramadım ben? Bu dünya seli akıp gitsin üstümden, kirlerimi süpürsün derken kayboldum o soğuk suda. Yüzmeyi istemek başka şeymiş, boğulmayı istememek başka şey. Sonra o sular akıp giderken kirpiğimin ucundan dökülenler de coşturdu dalgaları. Durmadılar. Alışmak ne zor...

doğru olduğunu bildiğim tek şey ağladığımdır.

30 Aralık 2019  çok yakın ve uzak olana,   Bazı şeyleri anlamak için çok geç kaldığımı düşünüyorum çoğu zaman. Ya da anlayabilmek için. İkisi arasında derin bir fark var, çoğumuzun anlayamadığı. Bazen oturmak bir sahilde ve düşünmek ister lakin cesaret de edemem. Görünmekten korkarım, hep olduğu gibi. Bütün bir hayatımı bu denli korkak mı geçirdim bilmem lakin üstüme yapışan bu sinsi hisler bir daha hiç gitmeyecek bundan eminim. Bunları benim bir yerden tutup getirdiğim de yok. Ben de bilmiyorum nereden geldiklerini veya benden sonra nereye gideceklerini. Fakat tanıdım onları bu sürede, biliyorum artık. Neden bende olduklarını hala bilmesem de benden sonra nereye gideceklerini biliyorum. Öyle gelip kimse de söylemedi, ben anladım. Hiçbir yere. Bu hisler hiçbir zaman hiçbir yere gitmeyecek. İster yedi kat göğe çıkayım ister on kat toprağın altına gömüleyim. İster bedenimin külleri havaya karışsın ister balıklara yem edileyim. Bedenimi ne yaparlar bilmem, bilmek de istemem....

onu yalnızca dokunarak, yalnızca koklayarak bile tanırdım; kör olsam bile nefeslerinden, ayaklarının yere vuruşundan tanırdım. ölmüş olsam bile, dünyanın sonu gelmiş olsa bile tanırdım onu.

 -Bazen özlüyorum seni. -Neden? Bu soruya nasıl bir cevap vereceğini kestiremedi başta. Sonra aklına düştü bazı gerçekler fakat onlar da bir sızıntı kadar sessizdi. Kaybolup gittiler zihninden. -Bilmiyorum. Bazen bir an geliyor ve nefesim yok oluyor sanki. Biri tutmuş yakamdan bir kavanoza kapatmış beni. Öyle bir sıkkınlık hissi. İlk başlarda anlam arayamadım buna çünkü düşünebilecek kadar bile nefesim yoktu. Sonra alışmaya başladım. Sorguladım. Bir sebep aradım. Basit bir sebep bulacağıma yemin ettim ama işler öyle yürümedi. Yine oluyordu, göğüs kafesi daralmaya başlamıştı çoktan. Yavaş yavaş. -Peki benimle ne alakası var bu durumun? -Senin yüzünden işte. Seni özlüyorum o anda. -Sadece o anda mı? -Nasıl? -Yani diyorum ki sadece nefesin yok olduğunda mı özlüyorsun beni? Muhtemelen ayda iki veya üç kez. Çok az değil mi? Gözleri doldu, bir şeyler söyleyecekti fakat sustu. -Daha çok mu olmasını isterdin? -Hayır. -O zaman neden sordun? -Çünkü canın acıyor ve ben bunu hissediyorum. Dile...

yükleri ağırlaşsın diye iyice, tabutumun içinde tepineceğim.

 -İki şehir var görünen, belki de daha da fazlası var. Benim gördüğüm iki olduğundan öyle söyledim. İşte o ikisi arasında bir yol var böyle ucu bucağı görünmeyen, götürdüğü yer belli olsa da gittiği yer belli olmayan. O yolda çok kaza olurdu eskiden, şehirlere ulaşamadan göçerdi insanlar. Aceleleri de neydi bilmiyorum. Ayda üç beş ihbar gelirdi, biz almaya giderdik cesetleri. Böyle böyle 30 yıl verdim ben o yola. Çok uzun o yol. Git git bitmiyor, hadi diyelim bitti ulaştığın yerin bir anlamı yok ki! Öyle korkunç öyle eski bu şehir. İnsanları da eski. Hepsi birbirinden farksız, bezelye gibiler. Ruhları yok, kalplerini köpeklere yedirmişler. Hepsi uyuyup uyanıyor her gün. Ben çok düşündüm böyle bir yaşamı "Acaba nasıl?" diye. Ama bir sonuca da varamadım, bir anlam yükleyemedim çünkü yaşamlarına. Sabah çıktıkları evlerine tek bir noktaya bile dokunmadan geri döndüler. Dedim bir ikisi böyledir belki ben biraz daha izleyeyim şunları, başkalarını. Yok, bir şehrin hepsi mi aynısı ol...

benim yaşıyor olmam insanlara rahatsızlık veriyor, ben lüzumsuz bir adamım!

 -Şu karşıdaki dağı görüyor musun? Ben şu an o olmak isterdim. -Niye? -Ne bileyim, sessiz sakin duruyor işte yerinde. Derdi, tasası yok! -Durduğu için mi derdi, tasası yok? -Olsa duramazdı galiba. -Kalkıp gider miydi koca dağ? Anlamayan bakışlarla izledi bir an dağı, hakikaten kalkar gider miydi? -Giderdi bence, hem kim dayanır ki yıllarca dert, tasa görmeye? Ya ortadan yarılırdı ya da kalkar giderdi. -Belki ayakları yoktur onu taşıyacak. -Nasıl gelip oturmuş ya bu koca ovaya? -Biri getirip koymuştur belki. Ne bileyim belki de sandığımızın aksine o kadar çok derdi var ki kalkmaya mecali kalmamıştır. Ondandır bu asırlar süren oturuşu. -Sanmam. Kocaman dağ sonuçta, istese kalkabilirdi. -Deme öyle, belki de biri kesti ayaklarını.  -Bu dik duruşuna rağmen mi? Kimin gücü yeter ki? -Bir minik tavşan dahi yapmış olabilir. Kim demiş dik duruşunu bozmak zorunda diye? -Yok ondan değil, bozabilir tabii. Mecbur mu sanki dik durmaya? Ben hiç görmediğimden böylesini, ondan yani... -Ben anla...

zira görüyorsun, anlaşılmamak ne büyük bir işkence!

 Dalgın bakışları tırnağıyla kazıdığı masanın yüzeyinden ayrılmıyor, gittikçe ağırlaşıyordu. Ders bayadır devam ediyordu lakin zaman algısı yitip gitmiş, kendini kaybetmişti saliselerin hızlı yarışında. Parmağı daha da hızlanmışken eski masanın kıymığı battı eline, hızla elini kendine çekerken şişesi yere yuvarlandı, bir küfür karıştı havaya. Kendi dünyasından çıkmış, gerçek dünyanın içine bodoslama dalmıştı kendisi yüzünden. Eğilip şişeyi aldı, kanayan parmağı sızlarken şişe çoktan kırmızı lekelerle donanmıştı. Birkaç kıkırtı geldi kulağına tam o sırada, birkaç da fısıltı. Komik olan neydi, ya da garip? Neye güldüler ya da ne korkunç şekilde sinir bozucu geldi onlara? Merakını gidermek için kafasını çevirdiğinde arkasına, onlarca gözle karşı karşıya kaldı. Mide bulandırıcı, iğrenç bakışlar ve renklerdi bunlar. Kaşları havada, dişleri ise tam sıra ağızlarındaydı. Durmuyorlar, sanki her saniye daha da korkutucu oluyorlardı gözünde. Hızla önüne döndüğünde şişe tekrar düştü yere. Kolu...

bu blog bir süreliğine ara vermiştir.

Zaten kelimeler sonludur, öyle değil mi?

daha anlayamamıştı, sonunda ölüm olan bir hayatta mutlu son olmasının mantığa aykırı olduğunu.

 -Ben biraz üzgünüm. -Niye? -Böyle birden sorunca verecek bir cevabı olmayacak kadar üzgünüm. Sert bakışları delip geçiyordu karşısında oturanı.  -Bir sebep sunamam, söylenmedi bana. Ben de bulamadım, aradım ama yok. Bir sabah uyandım ve üzgündüm. Sanki bir kurt girmişti kalbime. Tiksinen bakışları yüzüne de yansıdı. -O kurt, o alçak! Kalbimin odacıklarına yerleşti kaldı sanki. Yemeye başladı, odaları birbirinden ayıran duvarları yok etti. Kocaman bir salon oldu bütün kalbim, bomboş, ıssız. Rüzgarlar esti, içimi titretti. Fayansları buz tuttu, kayıp düştüm. Dizlerim kanadı, saçlarım döküldü ama ben buna bir neden bulamadım.  -Belki de abartıyorsun yaşamayı. Yani, kabul edilebilir ölçüde hislerin var ve bu üzgünlük için yeterli değil. -Onlarca abartan varken yaşamayı benimki mi battı gözüne? Elini tezgahtaki bıçağa götürdü, açık açık. Bu bir tehditti.  -Öyle ya da şöyle. Dünya mekan değil; süredir. Hepimizin yaşayacağı sayılı yılları, ayları, haftaları, günleri, saatl...

bir ceset olsaydın ancak bu kadar öldürebilirlerdi seni.

"Babam da o sıra vefat etti. Yani, annem ölünce dayanamadı. İntihar etti demek istedim." Genç adam bir bir anlatıyordu bütün yaşamını karşısında oturan bu kadına. Kimdi bu kadın? Annesi değildi, ablası değildi, mahallesindeki terzi değildi, her gün sokaktan geçerken gördüğü alt komşusu değildi. Fakat yıllardır yaşadığı bu insanlardan çok daha gerçekti. Hiç tanımıyordu onu, ismi dışında. Fakat önemli miydi, bilmiyordu. Sonuçta karşısında oturuyordu, dinliyordu onu. Bir tek ismini bildiği bu kadın tıpkı kendi gibi sadece ismini bildiği birini dinliyordu. "Aynı gün müydü?" "Evet, annemin cenazesinden sonraydı. Babam inançlı bir adamdı, annemin hastalığını öğrenince elindeki tek şeye tutundu. Yalvardı. Kalbinden inandı tanrısına. Lakin işler istediği gibi gitmedi, annemi kaybedince tanrısına öfkelendi onu kurtarmadığı için. O zamana kadar intiharı en büyük günah olarak kabul ederdi. O gece bir şeyler değişti ki yaptı bunu. Garip, böyle bir şey olacağını kestirebilm...

hiçbir muhabbet benzer nedenlerle kafayı yemiş insanların saçmalaması kadar derinlere inemez.

 -Geç kaldın bayağı! Sırıttı genç adam, biraz geç kalmıştı. Saat gece yarısına adım adım ilerliyordu. -Ne yapayım? Tam çıkıyordum evden annem tuttu. İş, güç ne varsa kilitledi bana. Yoruldum epey, anca bu saat oldu. Kusura bakma arayamadım. -Şaka yapıyorum, ciddiye mi aldın sen beni? -Ulan inecekti kalbime, ne ciddi ciddi duruyorsun o zaman? Sarışın bir kahkaha kopardı, tiksintiyle yüzünü inceleyen arkadaşına baktı. Morali epey bozuktu. -Tamam, tamam. Tamam! Sen anlat asıl, hayırdır? Niye çağırdın beni? -Nerden anladın? -Ben seni 20 yıldır değil ezelden beri tanıyorum. Kıvırma, n'oldu? -Ya şu yazı işi vardı, biliyorsun. Olmayacak gibi, ne bileyim yazamıyorum ki. Elimde kalem kağıt,  oturuyorum masaya ama tek kelime işlemiyor o kağıda. Saatlerim geçiyor ama yok. Ya yazdığımı beğenmiyorum ya da hiç yazamıyorum. Bana ne oluyor çözemedim ki. Tüm bunlar böyle değildi sanki. Öyle konuşalım diye aradım seni. Kafam dağılır belki. Kafamda dağılacak ne var onu da bilsem keşke! -Desene d...

merhaba, ey ancak öldüğünde yaşamış olduğu anlaşılan!

 Ben, yaşamıyla ölümü bir olan, incecik, kırılgan. Ben, derdi bitmeyen. Ben, derdi kendi olan. Ben, ferahlara çıkamayan. Ben. Bütün bu sıfatları bedeninde taşıyanım. Taşıyamadığı birçok sıfatını da anlatmak zorunda kalanım. Anlatmaya insanlardan başladım, küsüp gittiler. Hata ettiğimi ilk o zaman anladım. Hata olduğumu da. Kırıklar batırdım kalbime, ellerim kan içinde kaldı. Zaman geçti, büyüdüm. Fakat öğrenemedim kime anlatacağımı. Attım içime, içim bana acır diye. Yıllar eskitip giderken beni içimde benden ayrı bir ben büyütmeye başladım. Öyle yalnızdım ki bu içimdeki diğer ben benim hayat ortağım olmayı kabul etmişti hemencecik. Ne var ne yoksa ona anlatmıştım, anlatmıştım her şeyi. "Neyin var?" diye dönüp soran bir tek oydu çünkü. Evet, bendi, ta kendimdi. Fakat farklı biriydi. Sokakta gördüğüm bir insandandı, izlediğim bir filmdendi, dinlediğim bir sanatçıdan, yazdığım romanın karakteriydi. İçimde büyüttüğüm bu ben başka dünyaların başka başrolüydü. İçime hapsettiğim tüm...

tanrı benimle ne kastetmiş olabilir?

 -Ben mesela, yani benim cenazeme annem gelsin istemem. -Neden? -Ben annemden önce öleyim diyorum yani, bir an önce öleyim mesela. Anlıyor musun? Hemen öleyim, izin verirsen şu an ölürüm mesela. -Bir kez daha mesela dersen gerçekten öleceksin. -Tamam olur, ben tekrar o kelimeyi söylerim sen de beni öldürürsün. Nasıl fikir? Yapalım hemen şimdi. Gel şöyle, biraz daha sahile yaklaşalım! Sahile doğru hızla adımlarla gidene baktı, ilk kez bu denli heyecanlıydı. -Öyle mutluyum ki şu anda. Sonunda beni öldürecek biri. Sonunda kurtuluyorum bu lanet yaşamdan! Hadi! Mutluluk nidaları atana kıyasla dikiliyordu sahilde, boş bakışları sevinçle dans eden göz bebeklerine kilitlenmiş, bütün bunların şaka olmasını diliyordu. -Gerçekten seni öldüreceğim mi düşünüyorsun? Bir kelimeyi her cümlede tekrar ettiği için kim kimi öldürmüş? Bu kadar aptal bir nedenden insan öldürülür mü? -Niye öldürülmesin? Her gün öldürmüyor muyuz kendimizi zaten? -Ben yapmıyorum, öldüren varsa orasını bilemem. -Yapıyorsun....

"insanlık öldü mü?" "yok." dedi. "ölmedi, ölmedi ama, bir şeyler oldu, başka bir yerlerde sıkıştı kaldı herhalde."

           Okulun kapısından adımını attığı anda ağlayan yaşıtlarının sesi doldurmuştu kulaklarını, tıpkı bir sinek vızıltısı gibiydi çoğu. Üstlerinde bir karanlık, siyah bulut geziyor ve sanki ağlamaları için onları zorluyordu. Keskin bir koku, birkaç da sızlanış vardı koca bahçede. Her kelime birbirine karışıyor, çin işkencesine dönüşüyordu. Gözleri bulunduğu bu ortam sebebiyle yaşlarla dolar gibi oldu lakin ağlamanın sırası değildi. Ağlayarak bu alçaklardan biri mi olacaktı? Bütün bu karmaşanın sebebi basitti. Son sınıflardan bir kız intihar etmişti dün sabah. Haber hızlı yayılmıştı, çok olmasa da tanınır biriydi. Bir arkadaş çevresi ve iyi notları vardı. Yani en azından öyle görünüyordu. Fakat çoğu insanın bilmediğine yemin edebilirdi. Bir arkadaş çevresi gerçekten yoktu. Vardı fakat hepsi kuru kalabalıktı. Kızı okulun ilk senelerinde görmüş ve konuşmak istemişti, arkadaş olabilirlerdi belki. Fakat utangaçlığı tutmuştu ve gidememişti yanına. Yıllar onu...

çekeceğimiz çok sıkıntı vardı daha çünkü. çok acı, çok hüzün. çok bilemem daha neler var.

  Ah badem ağacı! Canım badem ağacı! Arkadaşım badem ağacı! Bugün de geldim işte yanına. Kimsenin olmadığını bildiğimden. Hem senin hem de benim. Kimsemiz yok bizim. Sen bir tepede sallanıp dururken ben de vidası çıkmış bu dünyada bir o yana bir bu yana sallanıp duruyorum. İzlerin, izlerim, izlerimiz var kendi bedenlerimizde. Lakin bizim açtıklarımız değiller. Birileri gelip-ne hadlerineyse- paramparça etmiş bedenini. Sesin çıkmıyor ya, ondan sanırım. Bu hakkı kendilerinde görmüşler, sırf sesin yok diye. Ne garip! Bu, insanoğluna böyle bir hak mı tanıyor yani? "Sesi çıkmıyor mu? Tamam o halde! Öldür gitsin." Derin, derin çizmişler bedenini arkadaşım badem ağacı. Tıpkı ruhumu çizdikleri gibi. Geçenlerde anlatmıştım ya sana, doktora gittim. Bugün de tahlil sonuçlarım çıktı. Kollarımı, bacaklarımı, vücudumu kaplayan bu kızarıklıkların da bir adı varmış. Benim söylenip durduğum bu kırmızı kaşıntıların da adı varmış. Çiçek açmışım badem ağacı! Güller açmışım! Gül hastası olmuşum. ...

merhaba, sen ey elleri kalbinden başlayan!

Uyandığında kafasına büyük bir darbe almış gibi hissetti lakin başının bu kadar ağrımasının başka bir nedeni olamazdı. Birkaç saniye boş boş duvara baktı ve bir şeylerin yanlış olduğunu hissetti. Yavaş yavaş kendine gelen zihni birkaç sahneyi yapboz parçaları gibi birleştirip önüne bıraktığında kendini yatağından attı. Gözleri dehşetle açıldı ve yavaşça yutkundu. İki elini de boğazına götürüp oraya kenetlenmiş görünmez elleri çekmeye çalıştı. Kontrol etti kendini, nefes alıyordu. Buradaydı işte, evindeydi. Ne kadar zor olursa olsun tüm gecelerini yaşadığı, karanlıklarına arkadaş olan evindeydi. Telefonuna baktı, saat 18.42'yi gösteriyordu ama gözleri saate değil de art arda gelen arama ve mesajlara takılmıştı. Elleri titreyerek telefonunu açtı ve mesajlardan birine tıkladı. İş yerinden biri yazmıştı, yarın yapılacak birkaç işi unutmaması hakkında ufak bir uyarıydı. Kaşlarını çattı, zihnindeki yapbozu bozup yeni parçalar aramaya koyuldu. O sırada gözüne bugünün tarihi takıldı ve eli...

bugün oturdum ölümü düşündüm, yirmi yaşında ve hayat bu kadar güzelken.

            Yaşadığı evin anahtarını gelişigüzel fırlattı ayakkabılığın yanına. Kapıyı bakmadan ayağıyla kapattı. Elinde çantası, yorgunluktan bitmiş halde duran bacakları, acıyan gözleri, kuruyan dudakları ve az sonra patlamaya hazır zihni ile dikiliyordu evin girişinde. Önce çantasını bıraktı yere, ayakkabılarını çıkarmayı aklından geçirmedi bile. Zihni yönetemiyordu bedenini, kaskatı kesilmişti tüm vücudu. Ufak adımlar ile yürümeye başladı odasına doğru. Yerde halı yoktu, buz gibiydi ama ayakkabıları ayağındaydı neyse ki. Ayakkabı alacak parayı zar zor bulmuştu. Aldıktan sonra da keşke halı da alabilsem diye üzülmüştü. Ne büyük aptallıktı! Ayakkabı ile girseydi ya eve, giremezdi ama. Bir yaşam şekli vardı. Yapamazdı, yani yapamamıştı. Hem evi zaten çok ufaktı. Tüm şehri dolaşmıştı burayı bulabilmek için. Ev sahipleri ne kadar gaddarlardı. Bir mutfak, bir oda ve banyodan oluşan bu duvarları bile küflenmiş eve ne paralar istemişlerdi. Mecbur kaldı, tuttu b...

kendi başının çaresine bakmak zorunda kalan bir kızın gözlerindeki bakışın yumuşak ve hoş olması mümkün değildir.

           Saat epey geç olmuştu. 9'u geçiyordu, bu onun için epey geç bir saatti, oturduğu binanın kapısını açtığında. İçeri girdiği gibi yüzüne çarpan sıcak hava titremesine neden oldu. Şubat ayının sonlarına geliyorlardı, dışarı buz kesiyordu. Kapıyı kapatıp merdivenlere yöneldi. İlk kata yeni taşınan evli çiftten bağırış sesleri geliyordu. 2 ay önce ilk kattaki yaşlı kadın ölünce oğlu evi boşaltıp kiraya vermişti. Nasıl bu denli vicdansız olduğuna anlam verememişti, annesinin ölümünden sonra bir çöp kamyonu durmuştu 70 yıllık binanın önüne. Gelip bütün evi talan edip parçalara ayırmışlardı. Güzel kitaplıklar, yeşil kanepeler, bitkiler... Hepsi bir sanayi sitesinde paramparça halde bekliyordu şimdi. Ezilip parçalanıp yok edileceklerdi. Ne acıydı, 86 yaşındaki kadının her ayın 12'sinde tüm dairelere dağıttığı havuçlu kekleri şimdiden çok özlemişti. Şimdiki çiftin seslerine bakacak olursa yaşlı kadını daha da çok özleyecekti. Elindeki poşetle yavaş yavaş ...

çocukluğumdan beri kendimi, nedendir bilmem, korkunç derecede yalnız ve farklı hissettim.

            Gözlerini açtı. Yattığı yerden birazcık bile kıpırdamadı, sadece saatlerdir uyumanın verdiği tatsızlıkla kanlanmış gözlerini açtı. Uyanma sebebi ise telefonuna art arda gelen titreşimlerdi. Mesaj olmalıydı. Bir süre bekledi, mesajlar devam etmedi. Saat 3 sularıydı.            Gelen mesajlar uykusunu kaçırmıştı. Bir arkadaşındandı. Onun için endişelenip merak ettiğini yazmıştı. Cevap vermek istemedi ilk başta. Hem ne yazacaktı ki? Durup dururken, ortada hiçbir sorun yokken neden bu denli kırgın olduğunu mu? Yazdığını düşündü aklından geçenleri, "Kime kırgınsın?" diye sorulunca ne diyecekti? Hepinize, hepinizin bakan ama kör gözlerinize, katılaşmış vicdansız kalplerinize diyebilir miydi? Diyemezdi. Dinlenmezdi. "Tamam ama sen de çok abartıyorsun!" Abartmıyordu. Her gün binlerce kötü haberle karşılaşıp empati kuruyordu, ülkesi nefes almasına dahi izin vermiyordu. Okumaktan yorulmuştu, yürümekten yorulmuştu. En çok da ...

yani sen elmayı seviyorsun diye elmanın da seni sevmesi şart mı?

  İnsan; doyumsuz. Çoğumuz eksik hissederiz dünyaya geldiğimiz ilk andan itibaren. Bu yalnızlık nasıl hissettirir anlamaz önceleri kimse. Burnu akar, gözü dolar... Sonra yavaş yavaş büyür bedeni ve zihni. Burnu akmaz, gözü dolmaz. Kısaca ağlayamaz. Nedir onu bu denli üzen, ağlayamayacak hale getiren? Yine; insan. İnsan, unutan. Kendine verilen sevgiyi, mutluluğu göz ardı edip unutan. Çoğu böyledir insanların. Birkaçı hariç. Birkaç farkında olan insan hariç. Ne amaçla burada olduğunu bilen hariç. Bu insanlar bir elin parmağını geçmez bir mahallede. Deli derler, o anlamaz derler, mutsuz derler. Değildir oysaki. Biraz kırgın ve ümitsizdir yalnızca. Geleceğinden endişe duyar, geçmişini silip atmak istese de başarılı olamaz. Etrafında binlerce sorun, binlerce duygusuzluk at koşturur onun aksine. İnsanlar gelir, insanlar gider hayatından. Çoğunu tutamaz uzun süre yanında, kalanlar da bir süre sonra sıkılır ve kalır yine yalnız başına. Paramparça olur böyle durumlarda. Sevdiğini korumak ...

kendimi hayatta yolunu kaybetmiş biri olarak görüyordum; sanki uçsuz bucaksız bir sahilde tek başımaydım ve hangi yöne gidersem gideyim, ona asla rastlamayacaktım.

         Masasının başındaydı, saatlerdir oradaydı. Beli ve kalçası artık dayanamayacak seviyedeydi. Karanlık odasını aydınlatan bilgisayarının ekranı bomboştu. Beyaz bir sayfa açıktı sadece, tek bir harf dahi yoktu sonsuz beyazlıkta. Yapamıyordu, yazamıyordu. Elleri bütün gece boyu binlerce kez klavyeye gitmiş fakat her seferinde tam bir şeyler anlatacakken hala yanıp duran közlere yaklaşmış gibi geri çekilmişlerdi. Bir sorun vardı, büyük bir sorun vardı. Bu zamana kadar binlerce duyguya ev sahipliği yapan yüreği hep anlatmıştı hissettiklerini. Mutluluğunu, öfkesini, hüznünü... Şimdi ise bunların kat kat büyüğünü yaşatırken içinde ne oluyordu da dökemiyordu satırlara? Ne engelliyordu zihnini ve kelimelerini? Bildiği bir şey yoktu. Saatlerdir masa başında bir şeyler yazmayı bekliyordu sadece. Fakat artık bitmişti, gece yarısı çoktan geçmiş, başına ağrılar girmeye başlamıştı. Sıkıntıyla oturduğu yerden kalktı. Beli çok kötü durumdaydı, yarın ayağa kalkamayacağını...