çekeceğimiz çok sıkıntı vardı daha çünkü. çok acı, çok hüzün. çok bilemem daha neler var.
Ah badem ağacı! Canım badem ağacı! Arkadaşım badem ağacı! Bugün de geldim işte yanına. Kimsenin olmadığını bildiğimden. Hem senin hem de benim. Kimsemiz yok bizim. Sen bir tepede sallanıp dururken ben de vidası çıkmış bu dünyada bir o yana bir bu yana sallanıp duruyorum. İzlerin, izlerim, izlerimiz var kendi bedenlerimizde. Lakin bizim açtıklarımız değiller. Birileri gelip-ne hadlerineyse- paramparça etmiş bedenini. Sesin çıkmıyor ya, ondan sanırım. Bu hakkı kendilerinde görmüşler, sırf sesin yok diye. Ne garip! Bu, insanoğluna böyle bir hak mı tanıyor yani? "Sesi çıkmıyor mu? Tamam o halde! Öldür gitsin." Derin, derin çizmişler bedenini arkadaşım badem ağacı. Tıpkı ruhumu çizdikleri gibi. Geçenlerde anlatmıştım ya sana, doktora gittim. Bugün de tahlil sonuçlarım çıktı. Kollarımı, bacaklarımı, vücudumu kaplayan bu kızarıklıkların da bir adı varmış. Benim söylenip durduğum bu kırmızı kaşıntıların da adı varmış. Çiçek açmışım badem ağacı! Güller açmışım! Gül hastası olmuşum. Pek tabi senin baharda açtığın çiçeklerin yakınından bile geçemez benimkiler. Beyaz, açık pembe, kremler ile donatırken sen bedenini ben kırmızı ve morlarla donattım. Seninkiler yaşamı simgelerken benimkiler ölümü simgeliyorlar sanki. Her aynaya baktığımda biraz daha çirkin geliyorlar. Sahi öyleler mi? Seninkiler çok güzel mesela, yaralı gövdene nazaran onlar aydınlatıyor sanki seni. Peki ya ben? Değil benimkiler senin gibi. Benim gövdem yaralı değil çünkü. Daha derinde bir yer, dokunamadığım bir yer yaralı. Bazı gecelerim oluyor mesela sanki içimde benden başka bir ben var, çıkmak için çırpınıp duruyor. Uyutmuyor beni. Az önce söyledim ya, işte o 'ben' yaralarla dolu. Gövdesinin her yeri paramparça olmuş, bir görsen! Senden daha vahim durumda anlayacağın. Ama işte onu karşıma oturtup da saramıyorum yaralarını. Öyle canı yanıyor, öyle derinden yakıyor ki canımı. Çığlık çığlığa ağlatıyor beni. İşte böyle gecelerde karar veriyorum kendi kendime: "Öleyim gitsin! Öldüreyim.." Pek tabi kendinden emin başlayan bu cümlelerim kısık sesimle yarıda kesilip son buluyor. İçimde benden başka bir ben var diye kimse hissetmeyecek mi acılarımı? Hissetmeyi de geçtim, ben kimseye içimde yaşayan diğer beni anlatamayacak mıyım? Biri gelip "Yaraların çok kötü gözüküyor." demediği için mi yaralarım yok sanıyorlar. Seninki gibi gövdemde mi olsun yaralar ruhumdan ziyade? Ben ne yapacağım böyle canım badem ağacı? Ne zaman her hareketimde, her sözümde, her yazımda kendimi anlattığımı anlayacaklar? Ne zaman beni duyacaklar? Belki de sen haklısındır. Çıkıp elime koca bir megafon alsam ve haykırsam dünyaya acılarımı yine duymayacaklar.
Vazgeçtim artık, doktor öyle dedi en azından. "Vazgeçmişsin kendi içinde verdiğin bu savaştan, bu yüzden güzellikler getireceğine inandığın kırmızı tomurcuklar acıyla boyamış gövdeni." Söyledikleri bunlar işte. Bir virgüllü, uzun bir cümle. Sonra da derin bir iç çekip birkaç şey yazdı reçeteye. O anladı ama beni. Anladı da, anlaması gereken o değildi. Çünkü ne annemdi, ne babam. Ne arkadaşımdı, ne de canımdan çok sevdiğim. Zaten hep böyle olur. Asla yardımları işe yaramayacak insanlar görür yaralarımızı. İşe de yaramaz çabalayıp didinmeleri. Sonra bir bakmışlar onlar da acı içinde boğulurken bulmuşlar kendilerini. Yazık. Bana, sana, ruhuma. Her şeye yazık. Her şey için koca bir yazık.
Biz insanlar da keşke siz ağaçlar gibi olabilsek. Doğsak, büyüsek, çiçek açsak, sonra da ölsek. Öyle değiliz ama. Doğarız, ağlayarak anlatırız. Büyürüz, konuşarak anlatırız. Çiçek açsak keşke. Çiçek açmadan olgunlaşırız, biraz da yazarak, çizerek, bir ritimle anlatırız. Ölürüz en sonunda da. Ölürken anlatmayız ama. Çünkü anlatmaya harcadığımız bu hayatımızı ne denli hor kullandığımızı anlarız. Çünkü zordur bir insanın, anlatmalarla feraha çıkması. Ne bir ferahlık duyarız yaşamımızdan ne bir heyecan. Biz öldüğümüzde çiçek açarız. Tıpkı gövdemi kaplayan bu güller gibi, mezarlarımızı süsler mor, kırmızı güller. Biz sizler gibi değiliz; acımızla, kanımızla gömülür ancak o zaman güllere layık oluruz.
yazdığın acı güzelliklerin üstüne ekleyecek daha güzel cümlelerim yok ama bir şarkım var. ve şarkılar her zaman ruhumuzun sessiz çığlıklarını duyuracaklar... ben buradayım, beni göremesen de ben buradayım, beni duyamasan bile. ben buradayım, konuşamasak bile. ben buradayım, https://youtu.be/KRuXRqb1Rv0ruhumun ruhunu gördüğünü, duyduğunu, hissettiğini söylemek için buradayım. her ruh bir ağaçtır ve bazı ağaçlar çiçek açmak zorundadır. ve bir ağaç çiçek açtığında kendini yeniler, kırık dalları iyileşir ve yeniden doğar. bazı ruhların da yeniden doğmaya ihtiyacı var, kırık parçalarla yaşamaya daha fazla devam edemeyecekleri için. çiçekler elbet dökülür ve geriye mis kokuları kalır. bu da onların izleri olur ve ileride kendilerini böyle hatırlatırlar..
YanıtlaSilhttps://youtu.be/KRuXRqb1Rv0
canım livania, nasıl özledim seni ve sen nasıl iyi geldin bana bu yorumunla anlatamam. güzel kelimelerin için teşekkürler sunarım ve bir şarkı da ben bırakayım senin için. iyi ki varsın.
Silhttps://youtu.be/A_F4LGyFz20
ben de seni çok özledim, çok çok az kaldı ama buna tutunuyorum.. şarkı için çok teşekkür ederim, iyi ki varsın ♡
YanıtlaSil