bugün oturdum ölümü düşündüm, yirmi yaşında ve hayat bu kadar güzelken.

           Yaşadığı evin anahtarını gelişigüzel fırlattı ayakkabılığın yanına. Kapıyı bakmadan ayağıyla kapattı. Elinde çantası, yorgunluktan bitmiş halde duran bacakları, acıyan gözleri, kuruyan dudakları ve az sonra patlamaya hazır zihni ile dikiliyordu evin girişinde. Önce çantasını bıraktı yere, ayakkabılarını çıkarmayı aklından geçirmedi bile. Zihni yönetemiyordu bedenini, kaskatı kesilmişti tüm vücudu. Ufak adımlar ile yürümeye başladı odasına doğru. Yerde halı yoktu, buz gibiydi ama ayakkabıları ayağındaydı neyse ki. Ayakkabı alacak parayı zar zor bulmuştu. Aldıktan sonra da keşke halı da alabilsem diye üzülmüştü. Ne büyük aptallıktı! Ayakkabı ile girseydi ya eve, giremezdi ama. Bir yaşam şekli vardı. Yapamazdı, yani yapamamıştı. Hem evi zaten çok ufaktı. Tüm şehri dolaşmıştı burayı bulabilmek için. Ev sahipleri ne kadar gaddarlardı. Bir mutfak, bir oda ve banyodan oluşan bu duvarları bile küflenmiş eve ne paralar istemişlerdi. Mecbur kaldı, tuttu bu evi. Ona sahip çıkacak kimsesi yoktu ki. Devlet de bakmamıştı zaten. Bir nevi mecbur kalmıştı buraya. İlk tuttuğunda iyi düşünmeye çalıştı hep. En azından yağmur yağdığında ıslanmıyordu, para bulursa yemek yapacağı bir ocağı vardı hem. Ne lüks bir yaşamdı bu! Sonuçta insan eldekilerle de yetinmeyi bilmeliydi. Aylar sonra anladı bu aptal kelimelerin caniliğini. Anlamak zorunda kaldığında da epey canı yanmış, bir hafta boyunca sadece su içebilmişti. Bu iğrenç sözleri sarf edenlerin vicdan yoksunluğu bulandırmıştı midesini. Ne alçak insanlardı!

          Odasının kapısına geldi, yatağına baktı bir süre. Minicik bir odaydı. Bazasız, yere fırlatılmış bir yatak, bir de kumaştan yapılan dolaplardan vardı. Onun da üstüne düşmüştü bir sabah uyandığında. Zaten sağlam değildi, kırılıvermişti hemen. Yamuk bir şekilde duruyordu. Ama en azından ayaktaydı, kıyafetlerinin bir kısmı kayıp düşüyor olsa da ayaktaydı. Lambayı açmadan ilerledi yatağına. Bu hep yaptığı bir şeydi. Perdesi yoktu. Öyle olunca bu odanın ışığı hiç açılmazdı. Sokak lambası odasının dibindeydi, ondan faydalanıyordu. Hem fatura da ödememiş oluyordu böylelikle. İlk başlarda çok mutlu olmuştu. "Kar, kardır." diye düşünmüştü. Şimdi ise kızgındı kendine. "Ne kadar aptalmışım!" Bütün bir hayatını karanlıkta yaşamaya zorunlu kılınmış fakat haberi olmamıştı başlarda. Yemeğini karanlıkta yemişti, kitabını karanlıkta okumuştu, bazı geceler çok geç saatte bir sandalyeye oturup sessizce kötü hissetmişti. Kimsesiz karanlıkların kimsesi olmuştu. İlk başlarda derdine şifa olur hatta alır götürür sanmıştı karanlıkların içine. Fakat gece çok acımasızdı. İnsanın derdini, tasasını almak şöyle dursun iki katını da yüklerdi omuzlarına. Eh, bunu da geç anlamıştı. 

          Yatağına attı kendini. Yatağın kenarında sabah yediği kahvaltıdan kalan kupa ve kase yuvarlandı yere. Muhtemelen kırıldı da. Zaten ikisi de tekti. İkinci bir mutfak eşyası yoktu. Evine kimse gelip gitmezdi. Ailesi neredeydi? Arkadaşı da yoktu. Hem kim tanımak isterdi böyle birini. Nasıl tanışacaklardı? "Merhaba, sen ey sırtı dönükken bile kederi anlaşılan!" deyip sarılacak mıydı biri? Sanmıyordu. Hal böyle olunca yaşamı da uzun bir yalnızlıkta ilerliyordu. Bu kase ve kupayı da satın almamıştı zaten. Üst komşusu yaşlı bir kadındı. Bir annesi olsaydı "Annem yaşlarında bir kadın." diyebilirdi. O, bir kış sabahı getirmişti bunları içleri dolu bir şekilde. Kupa da tarçınlı bir salep, kasede ise koca bir dilim havuçlu kek vardı. Tarçın kekin içinde de vardı. Tarçından nefret etmesine rağmen teşekkür edip aldı yiyeceği. Tüm gece ağlayarak yedi keki. Salep de soğumuştu ağlaması durunca, onu da soğuk içti. O geceden sonra onun oldu bu kase ve kupa. Kadına geri vermek aklına bile gelmedi, o da geri istememişti zaten. Fakat artık sabahları kahvaltısını koyacak tabağı da yoktu. Belki de gerek olmayacaktı bugünden sonra. 

          Bacaklarını kendine çekip kollarını sardı. Çamurlu ayakkabıları zaten temiz olmayan çarşafları daha da kirletti. Nefesleri derinleşti. Sessizlikle bekleyen zihni bu anı beklemişti sanki. "İşte şimdi gösteri vakti!" dedi sanırım. Odada yüksek sesle bir hıçkırık koptu ilk başta. İkinci bir hıçkırık gelmedi, sanki birisi boğazını sıkmıştı. Omuzları titremeye başladı. Ve zihni patladı içindeki tüm zehri. Bağırarak ağlıyordu şimdi. Öyle şiddetliydi ki ağlaması bir an kendi kulakları bile acıdı. Karşısında duran çöpün kenarında bulduğu kırık aynaya bakarak ağladı. Aynaya bakarak ağladı. Bakmadan ağladı. Aynaya sırtını dönüp de ağladı. Yüzünü yastığa da gömdü. Ağladı. Tüm gece ağlamakla geçti. Sustuğunda ya da gözünde yaş kalmadığı için ağlaması yarım kesildiğinde saat 4.14 idi. Yan komşusunun şükrettiğini duydu. Kadının uyumasına izin vermemişti. Fakat kendi zihni de onun uyumasına izin vermiyordu. Pek tabii kimsenin bunu bildiği yoktu. 

          Mutfağa gidip gelmişti. İlaçlarını almış fakat artık bir faydasını olmayacağını bildiğinden içmemişti. Daha etkili bir çözümü vardı. Ayakkabılarını çıkardı önce, kapının dışına koydu. Sonra gelip çarşafı kaldırdı yataktan. Montunu çıkardı. Üstündeki gömlekle uzandı yatağa. Donacaktı, muhtemelen bir hafta da hasta gezecekti. Eskiden olsa umursardı fakat artık yaşamı için endişelenmeye değmezdi. Sırt üstü uzandı yatağa. Battaniyeyi üstüne çekip kollarını dışarıda bıraktı. Tavanı izlemeye başladı. Tıpkı Ölmeye Yatmak kitabındaki Aysel gibi. Fakat Aysel'den bir farkı vardı. Aysel ölmeyi beklemişti, onu ölüme götürecek bir şey yapmamıştı. Sırıttı. Şu Aysel denen kadın ne kadar cesaretsiz yazılmış bir kitap karakteriydi. Kendisi ise oldukça cesurdu ona göre, bir şeyler yapmıştı ölmek için. 

          Güneş doğuyordu. Sokak lambaları sönünce daha da karardı odası. Yavaş yavaş uykusu geliyordu. Normalde olsa bu saate uyanıp yine işe gidecekti. Muhtemelen iş vereni kovacaktı bugün onu. Fakat umurunda değildi. Gözleri yavaş yavaş kapanırken derince esnedi. Birden aklına gelen düşünce ile endişelendi. Doğal gaz faturası çok gelecekti bu ay, nasıl öderdi? Açık bıraktığı ocağa gitmek için yeltendiğinde bir el sanki onu başından vurmuş gibi geri düştü yatağa. Niye endişelenmişti ki? Bu sabah yaşamının son günüydü. Birazdan uyuyacak ve bir daha da geri uyanmayacaktı. Doğal gaz faturası çok gelse de haberi olmayacaktı. Kendini uyutmak için kullandığı doğal gazın faturasını da mezarının yani başına koymazlardı herhalde. Kimin umrundaydı? Endişesi yavaş yavaş azalıp zihnini terk ettiğinde gözlerini kapayıp derin ve sonsuz bir uykuya daldı. Bu ay çalışmayacaktı, ödemesi gereken bir doğal gaz faturası olsa dahi ödemeyecekti. Ne güzel bir sabahtı bu! Hayatının en güzel sabahını hayatının sonunda yaşamıştı. Ne acı bir güzellikle gelmişti bu sabah. Derinden, derinden. Saat 7.41 sıralarında.


(https://youtu.be/hxCKMakV9vU)

Yorumlar

  1. uzun zamandır görüşmediğim dostumdan aldığım ilk haberin bu yazı olması kelimeler ile anlatamayacağım kadar değerli bir hediye benim için <3

    YanıtlaSil

Yorum Gönder