bir ceset olsaydın ancak bu kadar öldürebilirlerdi seni.

"Babam da o sıra vefat etti. Yani, annem ölünce dayanamadı. İntihar etti demek istedim." Genç adam bir bir anlatıyordu bütün yaşamını karşısında oturan bu kadına. Kimdi bu kadın? Annesi değildi, ablası değildi, mahallesindeki terzi değildi, her gün sokaktan geçerken gördüğü alt komşusu değildi. Fakat yıllardır yaşadığı bu insanlardan çok daha gerçekti. Hiç tanımıyordu onu, ismi dışında. Fakat önemli miydi, bilmiyordu. Sonuçta karşısında oturuyordu, dinliyordu onu. Bir tek ismini bildiği bu kadın tıpkı kendi gibi sadece ismini bildiği birini dinliyordu.

"Aynı gün müydü?"

"Evet, annemin cenazesinden sonraydı. Babam inançlı bir adamdı, annemin hastalığını öğrenince elindeki tek şeye tutundu. Yalvardı. Kalbinden inandı tanrısına. Lakin işler istediği gibi gitmedi, annemi kaybedince tanrısına öfkelendi onu kurtarmadığı için. O zamana kadar intiharı en büyük günah olarak kabul ederdi. O gece bir şeyler değişti ki yaptı bunu. Garip, böyle bir şey olacağını kestirebilmem lazımdı fakat dedim ya işte, onun için en büyük günahtı. O yaşta bir çocuk da anlayamazdı sanırım babamın içindeki bu fırtınaları."

Karşısındaki genç kısacık kestirdiği saçları, ela gözleri, yorgun bakışları ile yüzünde mimik oynatmadan anlatıyordu yaşadığı her şeyi kendisine. Garip geliyordu fakat bir o kadar da tanıdıktı. Anlaşılması zor fakat bir o kadar da çözülebilirdi. 

"Babamın bana öğrettiklerine göre intihar büyük günahtı. Fakat mutsuz, huzursuz, ıstırap içinde yaşamak da büyük günah bana kalırsa. Sonuçta hiçbirimiz bile isteye gelmiyoruz dünyaya. Bu sorumluluk bize sorulmuyor, sorulsa da aynı olurdu orası ayrı konu. Tanrı sırf biri kendini öldürdü diye onu en büyük günahkar ilan ediyorsa nasıl bir tanrı bu? Ben bunları öyle çok sordum ki kendime babamın ölümünden sonra. Babamın ölümü mantıksızdı çünkü ben vardım. Kendini düşündü sadece. Annemsiz yaşayamayacağını biliyordu fakat benim ikisi de olmadan yaşayamayacağımı kestiremedi. Annem olmadan zor olurdu ama babamla idare ederdik. Acısını görebiliyordum lakin hissetmek zor geliyordu o yaşlarda. Şimdi şimdi kalbime doluyor ikisinin de acısı ve özlemi."

Sonlara doğru titreyen sesi ile başını öne eğdi genç adam. Babasının tanrısıyla sorunları vardı, babasının bencilliğiyle sorunları vardı. Babası hayatında büyük bir sorundu fakat şimdi yanında olsaydı böyle olmazdı. Toprağın altında olması onu bencil bir baba yaparken şu an yanında olması onu fedakar bir baba yapacaktı. Fakat haberi yoktu tüm bu sıfatlardan. Toprağın altında olduğundan. 

"Ben çok inançlı biri değilim, sadece ailemden gördüklerim işte. Sorduğun soruları tam olarak cevaplayamam da. Fakat anlıyorum seni. Tanrı'ya neden sinirli olduğunu da. Anneni babanı aldı senden, peki ya Tanrı değilse bunları yapan?"

"İnançlı biri olmadığın kolay anlaşılıyor. Söylemesen de anlardım."

"Öyle değil. Yani, onları senden alan Tanrı değil de baban olamaz mı? Diyorsun ya "Ben vardım." diye. Baban bu dünyaya getirerek büyük bir sorumluluk aldığı seni bile isteye bırakmış bana göre. Bence tüm bu söylediklerini göze almış. Onlarsız yaşayamayacağın çok ortada çünkü çocuksun sen, babansa koca adam. Baban intiharı göze almış çünkü inandığı kişi hepimizin bildiği, tanıdığı o Tanrı değilmiş."

"Nasıl yani? Babam inançlıydı diyorum ya ikidir, onun oğluyum ben. Benden daha iyi tanıyamazsın onu."

"Tanırım veya tanıyamam. Onun oğlu sensin, ben kızı değilim. Babanın tanrısı annenmiş, annen için böyle değildi muhtemelen ama. Babana güvenmiş çünkü öleceğini de biliyormuş. Annenden hiç bahsetmiyorsun çünkü içinde ona karşı beslediğin büyük bir nefret var. Belki de babanın ektiği bir nefret bu. Baban tanrısından nefret ediyormuş yani annenden. Çünkü annen onun gözünde ölümsüzdü, mükemmeldi, tek bir kusuru bile yoktu. Tanrısı ölümsüz olmalıydı fakat annen öldü. Düşünsene, hepimizin inandığı tanrı bir gün ölüyor, biz onu ölümsüz bilirken. Bütün bir hayatını ona adadığın, hareketlerine ona göre belirlediğin o yaratıcı bir gün ölüyor. Sen de öldürmez miydin kendini? Bütün yaşamının sahibi olan tanrın ölünce sadece sen değil herkes öldürür kendini. Çünkü bizler umut eden canlılarız. Hepimizin öldükten sonra yaşama dair derin umutları ve Tanrı tarafından verilmiş sözleri var. Koşulsuz güvendiğin Tanrı ölünce dünyan ölür, çünkü dünyan onun etrafında dönmeye programlanmış. Baban için de annen tanrıydı, onun tanrısıydı. Tapınır gibi sevmiş anneni, aynı zamanda tapmış da."

Karşısında oturan kadının her bir kelimesi tamamen gerçek olmasına rağmen söylediklerine inanmak istemiyordu genç adam. Babasının bu denli bencil olmasını yediremiyordu kendisine. Zihni sığmıyordu kabına, taşmak, acılarını haykırmak istiyordu. Fakat yapamazdı, onun yerine gözyaşları akıtmaya başladı yanaklarına doğru. Kısık nefes seslerini hıçkırıklar onları da sarsılan omuzlar takip etti. Sandalyede oturan bu geniş omuzlu adam bağıra çağıra ağlıyordu şimdi. Karşısındaki bu kadının her bir sözü o kadar gerçekti ki zihnini jilet gibi kesti. Yıllardır suçladığı babasının tanrısının annesi olduğunu, babasının koca bir aptal olduğunu, onu bu hayatta yalnız bırakmaya zorlayanın tanrı değil babası olduğunu bir bir kabul etti hıçkırıkları arasında. Ağladı, yüzünü boyadı gözyaşları. Yıllardır yanaklarından geçmeyen gözyaşları yollarını bile şaşırmışlardı. Bir düzen içinde takip etmiyorlardı birbirlerini, karmakarışıktı çizdikleri yollar. Tıpkı zihni gibi. 

"Özür dilerim, ben biraz fazla ileri gittim sanırım."

Genç adam çektiği burnunu koluna sildikten sonra kızarmış gözlerini çevirdi genç kadına. Acıyla baktı. Fakat acıdan daha belirgin bir duygu kol geziyordu gözlerinde. Nefret. Sadece gözlerinden anlaşılmıyordu da, birçok destekçisi vardı nefretini belli eden. Sıktığı yumrukları, alnında kabarmış duran kalın damarı. Mimik oynatmadan anlattığı yaşamı kadına bakarken duygu seli içinde kayboluyordu. Ellerini nereye koyacağını, kadına nasıl cevap vereceğini bilemiyordu. İçindeki nefret taşmıştı kalbinden dışarı, bunu da tanımadığı bir kadının yapması onu daha da nefret yağmuruna tutmuştu. Gözyaşlarını sildi, burnunu çekti. Birkaç derin nefes aldı. Kadın o an anladı. Söyledikleri doğruydu, kelimesi kelimesine. Genç adamın bunları kabullenebilmesi için günler belki aylar gerekecekti. Birazdan karşısından kalkacak ve kendini eve kapatacaktı. Uzun süre göremeyecekti onu. Belki de hiç.

"Ben gideyim artık, saat doldu sanırım. Teşekkür ederim bu arada, belki bir kahve içebiliriz gibi gelmişti bugüne kadar. Hataymış. Tekrar görüşmeyelim. İyi günler."

Genç kadın adamın kendisine karşı olan hislerini görüyordu, fakat bunu dile getirecek cesareti olmadığını düşünmüştü hep.

"Ben teşekkür ederim, bana da öyle gelmişti. Ben hata demezdim ama. Kendinize iyi bakın, umarım tekrar görüşürüz."

Genç adamın bakışları donakaldı, tıpkı kendisi gibi. İlk kez biri bu tarz cümleler kurmuştu kendisine. Kalbindeki minik karıncalanmaları hissettiğinde ise bir hışımla kalktı sandalyeden. Kapı da kendisi gibi hışımla çarpıldı. Genç kadın odada tek başınaydı, masasından kapıyı izliyordu. Belki geri gelecekti, belki de bu onu son görüşü olmuştu. Binlerce ihtimal vardı, fakat o iyi olana tutunmak istedi. Çünkü ela gözlü genç adam yıllardan beri kendi kendiyle çok dövüşmüştü, babasıyla, annesiyle, tanrıyla, dünyasıyla. Şimdi ise kendi kendiyle bir sulha ihtiyacı vardı, kendi kendine kurduğu bu yalan dolu dünyasından yine kendi kendine kurduğu anlaşılabilir bir dünyaya. Kendisi sulh olacaktı ya da babasının yanında toprak.

( Bu yazının ana karakteri olan genç adam The Devil All The Time filminin ana karakteri Arvin'dir. Filmde hikaye birebir bu şekilde ilerlemese de yazar bu boşluğu zihninde bu şekilde doldurmuştur. Filmi izlemenizi kesinlikle tavsiye eder keyifli okumalar dilerim.)

(https://youtu.be/Y-4-cJunK5c)

(https://youtu.be/kO6XFO_cYU8)

Yorumlar