zira görüyorsun, anlaşılmamak ne büyük bir işkence!
Dalgın bakışları tırnağıyla kazıdığı masanın yüzeyinden ayrılmıyor, gittikçe ağırlaşıyordu. Ders bayadır devam ediyordu lakin zaman algısı yitip gitmiş, kendini kaybetmişti saliselerin hızlı yarışında. Parmağı daha da hızlanmışken eski masanın kıymığı battı eline, hızla elini kendine çekerken şişesi yere yuvarlandı, bir küfür karıştı havaya. Kendi dünyasından çıkmış, gerçek dünyanın içine bodoslama dalmıştı kendisi yüzünden. Eğilip şişeyi aldı, kanayan parmağı sızlarken şişe çoktan kırmızı lekelerle donanmıştı. Birkaç kıkırtı geldi kulağına tam o sırada, birkaç da fısıltı. Komik olan neydi, ya da garip? Neye güldüler ya da ne korkunç şekilde sinir bozucu geldi onlara? Merakını gidermek için kafasını çevirdiğinde arkasına, onlarca gözle karşı karşıya kaldı. Mide bulandırıcı, iğrenç bakışlar ve renklerdi bunlar. Kaşları havada, dişleri ise tam sıra ağızlarındaydı. Durmuyorlar, sanki her saniye daha da korkutucu oluyorlardı gözünde. Hızla önüne döndüğünde şişe tekrar düştü yere. Kolu çarpmıştı, lanet etti kendine. Biraz önceki gülüşlere birkaçı daha katıldı, kıkırtılar artık uğultuydu. Gözlerini kapayıp sakin kalmayı beklese de nafileydi. Bu bir tufandı ve artık durdurmasının imkanı kalmamıştı. Hızla artarken sesler, beynini rahatsız eden bir acı hissetti vücudunda. Bir yerine kramp mı girmişti yoksa patlamaya yakın bir kriz miydi? Acı canını yakmaya başladığında sesler daha da arttı. Midesi ağzına geldi, hızla oturduğu yerden kalktı, sınıf kapısına yöneldi. Bakışlar onu takip ederken adımlarını hızlandırdı. Eli kapının koluna yaklaştığında kulakları uğuldadı.
-Dünyanın öteki ucuna gitsen de buluruz biz seni! Çünkü biz seniz zaten!
Duyduğu cümleler ensesinden kulaklarına varan bir ateşe neden oldu. Titrek nefesi artık tamamen kaybolmuş, kaybettirmişti izini.
-Daha ne kadar kaçacaksın? O kapıdan çıktığın an susacak mıyız zannediyorsun. Aksine! Daha zevkle daha da heyecanla konuşacağız seni. Öyle konuşacağız ki, duysan her bir zerrenden nefret edeceksin, her bir parçanı bine bölmek, yok olmak isteyeceksin. Çünkü biz buyuz, bu denli alçak bu denli midesiziz. Utanmayız da kendimizden. Peki ya sen, sen çok mu farklısın bizden? Sen kaçıp gidebilirken biz niye kalıyoruz burada? Senin yüzünden! O aptal, küçük zihnin kalıp yüzleşmeye korktuğu için. Bizi gözünde dev yapıp tapındığın için. Sorsan yaratıcından başkasına da tapmazsın sen!
-Kes sesini!
Bir hışımla arkasını dönerken böyle bir manzara beklemiyordu. Herkes yerlerinden kalkmış, sanki bir dövüş meydanı oluşturuyorlar gibi etrafını sarmışlardı. Arkasını döndüğüne yavaştan pişman olurken konuştu biri.
-İşte başlıyoruz, ilk tepkisini verdi!
-Ne aptal ama, bizimle baş edebileceğini sanıyor!
-Bugün keyfimi kimse bozamaz!
Topluluk arasından duyduğu bu sözler başından aşağı kaynar suların dökülmesine neden oldu. Gerçekten bir dövüş meydanıydı burası, bunu planlamışlardı. İçin düştüğü bu durum daha da telaşlanmasına neden oldu, midesi kasıldı. Tam karşısında koca bir topluluk, birazdan yiyecekleri avlarını izliyorlardı.
-Sen ey korkakların şahı! Sana soruyorum, daha ne kadar kaçacaksın bizden?
-Kaçmıyorum, ders bitti.
-Dersi dinlediğin var sanki, kaçıyorsun baya sen. Nasıl büyüttün bizi bu kadar gözünde? Bir, iki güldük, birkaç saatliğine eğlencemiz oldun diye mi omuzlarını düşürüp gittin? Bu kadar iradesiz olmanı biz de beklemiyorduk açıkcası!
-Ne istiyorsunuz benden?
-Biz bir şey istemiyoruz, asıl soru senin ne istediğin. Bize bir cevap vermen lazım, merakımıza yenik düşüp yemeyelim seni sonra.
Topluluktan yükselen kahkalar canını sıktı. Terleyen ellerini pantolonuna silerken açtı ağzını, konuşmazsa bırakmazlardı.
-Bir şey istediğim yok benim. Sadece sessizce geçip gitmek istiyorum ben, yolcuyum burada. Sizin gibi kazık çakma amacı gütmüyorum, kimsenin de hayatına bir zerre kadar dokunmuyorum. Sadece kendimim ve siz bunu bile çok görüyorsunuz bana. Sizden birinize bile dönüp bakmamışımdır bugüne kadar, ne oldu da toplandınız karşıma? Sizlerle konuşmadım bile, ciddiye almadığımdan. Siz ise savaşa gelir gibi toplanıp geçtiniz karşıma. Bire karşı bin oldunuz, laf yapan ağızlarınız da silah oldu bana doğrulttuğunuz. Ben her bir zerremle sakınırken yaşamlarınızı siz benim yaşamımın tam ortasına çirkin bir şekilde atıldınız. Gülmeleriniz, şakalarınız benlik değildi, ben de bu dünyalık değilim zaten. Sırf sizden olamadım diye yaptınız bütün bunları, sırf bu yüzden siz karşımdasınız ben ise buradayım. Çünkü taraflarımız bile farklı bizim, ölsek de bir arada bulunamayız. Siz beni anlamazsınız, ben sizi anlarım ama. Anlamamak için ne kadar çabalasam da batarsınız gözüme, yine yakarsınız canımı. Evet, belki ben bir hiçim gözünüzde. Bir anlam da ifade etmiyorum, biliyorum. Kendime sorduğum soruları bir de size sorayım, belki siz bir cevaba ulaştırırsınız beni!
Atmaya başladığı adımlar topluktan birkaç kişiyi rahatsız etse de geri çekilmediler, konuşmaya devam etti.
-Sorarım sana ey tapındığım! Öyle demiştin değil mi? Kulunum ben senin, ondan bu hor görmelerin. Söyle, sevgili tanrım! Benimle ne kast etmek istedin? Beni bu dünyaya acı çekeyim diye mi gönderdin? Kimseye bir faydam olmasın, birilerinin kuklası olayım diye mi? Yoksa bana verdiğin iradem mi istedi bunları? Çünkü ben anlayamıyorum artık. Sağa gidiyorum duvar, sola gidiyorum duvar. Öyle bir labirent ki bu sorular, kaç kez yolumu şaşırdığımı sayamadığım. Çok kayboldum da hiç çıkışı bulamadım. Sen ne kast ettin benimle? İbret olmamı mı? Birileri acısın, onun bunun soytarısı olayım diye mi yarattın beni?
Topluluk açılmış, konuşanın arkasında kalmış onu izliyorlardı. Korkmuşlardı, gözlerinden öfkenin alevleri çıkan bu kişiyi tutmak imkansız bir hale gelmişti. Fakat muhatabı topluluk değildi. Ya kendisiyle konuşuyordu ya da bir krizdi kelimeleri. Büyüyen bu öfkeyi onlar mı yaratmıştı yoksa ortaya mı çıkmasına neden olmuşlardı belli değildi. Bu gidişle de belli olamayacaktı.
-Ben cevap vereyim! Sen hiçbir şey kast etmedin benimle! Onu, bunu nasıl yarattıysan beni de öyle yarattın. Milyarlarca kulundan biriyim ben, sıradan, dünyalık. Ama ben öyle abarttım ki yaşamayı, öyle ciddiye aldım ki kendimi. İlahı oldum kendimin, zihnimi susturamadım, kelimelerim tükendi. Ben anlatamadım, yazamadım, konuşamadım. Çektiğim dertler öyle büyüdü ki ciddiyetimle, başka kulların fark etti ilahlığımı. Ama benim ilahlık dediğime onlar aptallık dedi, komik geldi. Güldüler, dalga geçtiler. Parmakla gösterdiler!
Bağırarak konuştuğu topluluğu işaret etti bu sırada. Yavaş yavaş dağılıyorlardı, izleyecek bir şey kalmamıştı. Oyunun sonuna gelmişti.
-Sen benim ilahımsın, ben ise kendimin sonu oldum. Şimdi cevap ver soruma, Tanrı'm sen benimle ne kast ettin?
Tam bu sırada kopan gürültü ile herkesin bakışları aynı yere odaklandı. Kriz çözülmüştü, iki kaşının arasından vurulan kişi sonunda susmuş boylu boyunca yatıyordu kürsüde. Kanı kürsüden zemine yayılırken topluluk rahatlamış şekilde ayrılıyordu sınıftan. Elindeki silahı yere indiren kişi rahat bir nefes aldı, arkasını dönüp ilerleyecekken bir şey hatırladı.
-Soruna cevap vereyim. Tanrı hiçbirimizle bir şey kast etmez, biz öyle sanarız. Biz kendimizi ilah yapar sonra da O'nu suçlarız, bize bir anlam tanımadığı için. Tanrı seninle çok şey kast etmişti aslında fakat sen kendi anlamını hiç bulamadın. Sen de bizden biri oldun işte. Biz hayatı ıskalayanlarız, hiçbir işe yaramayacağız.
biz hayatı ıskalayanlarız:-(
YanıtlaSil