hiçbir muhabbet benzer nedenlerle kafayı yemiş insanların saçmalaması kadar derinlere inemez.
-Geç kaldın bayağı!
Sırıttı genç adam, biraz geç kalmıştı. Saat gece yarısına adım adım ilerliyordu.
-Ne yapayım? Tam çıkıyordum evden annem tuttu. İş, güç ne varsa kilitledi bana. Yoruldum epey, anca bu saat oldu. Kusura bakma arayamadım.
-Şaka yapıyorum, ciddiye mi aldın sen beni?
-Ulan inecekti kalbime, ne ciddi ciddi duruyorsun o zaman?
Sarışın bir kahkaha kopardı, tiksintiyle yüzünü inceleyen arkadaşına baktı. Morali epey bozuktu.
-Tamam, tamam. Tamam! Sen anlat asıl, hayırdır? Niye çağırdın beni?
-Nerden anladın?
-Ben seni 20 yıldır değil ezelden beri tanıyorum. Kıvırma, n'oldu?
-Ya şu yazı işi vardı, biliyorsun. Olmayacak gibi, ne bileyim yazamıyorum ki. Elimde kalem kağıt, oturuyorum masaya ama tek kelime işlemiyor o kağıda. Saatlerim geçiyor ama yok. Ya yazdığımı beğenmiyorum ya da hiç yazamıyorum. Bana ne oluyor çözemedim ki. Tüm bunlar böyle değildi sanki. Öyle konuşalım diye aradım seni. Kafam dağılır belki. Kafamda dağılacak ne var onu da bilsem keşke!
-Desene düştüğünü fark ettin.
-Ne düşmesi oğlum?
-İçine. İçindeki o derin kuyuya. O kuyuyu hissettiğini biliyordum fakat fark ettiğini sen söyleyince anladım. Acı, keder, hüzün. Ne ismi takarsan tak sensin o kuyu. Benim, sensin, onlar, biziz. Hepimizin içinde olur ya garip bir his. Çocukluğundan beri dürter durur adamı. O hissin kendine kurduğu bir krallık bu. Yaşayamama krallığı.
-İyi de bir gecede çıkmadı ya bu kuyu meydana!
-Herhalde. Var bayadır, dedim ya fark etmen 22 yaşını buldu sadece. Belki de iyi oldu. Benim gibi 17 yaşında fark etsen işin yaştı. 5 yılda büyüdükçe büyüdü sadece, ne bir faydasını gördüm ne de geçtiğini. Ben de o kuyunun içindeyim, o kuyu oldum. Yaşayamıyorum.
-Biliyorum, yanındaydım ben de. Bir gün olacağını biliyordum bana da. Fakat bu kadar erken olmak zorunda mıydı?
-Erken sahiden. Fakat bir de bana bak, çok daha erken. Biz farklıyız herhalde. Annem öyle derdi hep. "Ne baban ne ablan oğlum. Sen ve ben. Onlardan çok çok farklıyız." O zaman seviniyordum o öyle söyleyince, farklı olmak güzellikler getirir sanıyordum. Sonra sonra anladım, annem ölünce. Farklıydık fakat beraberken farklıydık. O gidince ortada dımdızlak kalakaldım. Beni anlamıyorlardı. Beni kimler kimler anlamadı. Babam bile. Etrafımda annem tarafından örülmüş o duvarları bir bir yıktı babam. Bağırsam da karşı da gelsem paramparça etti. O zaman anladım. Farklılık güzellikleri değil kötülüklerin kolundan tutup tutup getiriyordu sana. Kapadım çenemi, oturdum ben de. Bir sen kaldın görebilen beni, bir de beni artık göremeyen kalbimde yaşattığım annem. Zararı yok ama. Kabullendim. Ölümü bekliyorum. Vaktimi boş geçirmemek için de kitap okuyorum.
-Benim kaybettiğim kimsem yok, farklı olduğum hiç söylenmedi bana. Böyle büyümedim, bizimkileri biliyorsun.
-Sizinkiler çok seviyor seni, değerlisin. Fakat olay onlarla alakalı değil. Onlar söylemedi ama sen yine de buldun o kuyuyu. Annen, baban. Hangisi tam olarak tanıyor ki zaten seni? Hepimiz bir arada yaşasak da bambaşka insanlarız. Beraberken yalnızlıklarımızı kapının dışında bırakıyoruz belki ama ayrı olduğumuzda hepimizin üstüne tekrar siniyor. Onlar belli etmiyorlar, ya da içlerindeki kuyu o kadar derin değil. Fakat ben yapamadım işte, belli ettim. Bir kişi de kalkıp bu çocuğun da derdi şuymuş demedi. Sen hariç.
-Konu ne ara bu kadar derinleşti, allak bullak ettin beni. Dur be adam!
İki genç sanki az önce tüm kederlerini ortalığa dökmemiş gibi kahkahalara boğuldular. Karşılarındaki deniz, ayaklarının altındaki toprak, hepsi şahitlik etti. Sevindiler, uzun zamandır yalnızlardı bu genç adamla.
-Neyse tamam, dur. Ciddi soruyorum. Ne yapacağım ben?
-Benim gibi olma yeter.
-Nasıl?
-Yiyip bitirme kendini. Baksana bana. Bütün hayatımı kelimeler uğruna harcadım, anlaşılacağım diye. İçi boş kelimeler uğruna. Yazamıyor musun? Bekle biraz. Zamanı gelecek, ben seni biliyorum. Sen böyle uzun zamanlı yaşamazsın kederi. Nedenlerin var normal bir hayat yaşayacak. Benim yoktu.
-Ya senin gibi olmak istiyorsam?
-Olma, oğlum. Beni görüyorsun işte. Bir deniz bir de toprak. Yalnızlık üstüne yalnızlık. Denizlerin çığlıklarını duyar kulaklarım bir de az da olsa acısını hissederim toprağın. Bir tek bunlar. Başka yok.
-Galiba ben bu çağa ait biri değilim.
-Yani, hepimiz en az bir kere söylemişizdir bunu. Hiçbirimiz hiçbirimize ve hiçbir yere ait değiliz. Neyse! Ben gideyim artık, malum saatler. Geçen bekledim seni bayağı gelmedin, ben de uyuya kalmışım iyi azar yedim.
Sarışın ayağa kalktı, gömleğini düzelttikten sonra arkadaşına çevirdi bakışlarını. Bir garip bakıyordu, anlamsız, şaşkın. Kollarını açtı sarılmak için, diğeri de hiç beklemeden aynı şekilde karşılık verdi.
-Acaba iyi şeyler olacak mı?
-Hayır.
-Neden?
-İyi şeyler birdenbire olur, bu kadar bekletmez adamı.
-Keşke gitmeseydin.
-Üzülme, bazen mecbur kalıyor insan.
Yavaşça ayrıldı iki genç adam. Sarışın olan son kez gülümseyip ilerlemeye başladı koca ormanda. Ardında bıraktığı soru işaretleriyle dolu bir zihinden başkası değildi. Arkadaşının gidişini izlerken birkaç damla yaş düştü kara toprağa. Bu gözyaşları büyüdü, sel oldu. Genç adamın hıçkırıklarını yuttu.
Agah Bey her gece geldiği mezarlıktaydı yine. Güvenlik görevlisiydi, birkaç saat kontrol eder sonra da ayrılırdı. Mahalleden kimse yanaşmayınca mecbur kalmıştı, ilk başlarda ürkse de alışmıştı zamanla. Maaşı da iyiydi. Kimse olmazdı çoğu gece, bir kişi hariç. Esmer bir çocuğu görürdü çoğu zaman. Gözleri kızarık, burnunu çeke çeke ağlardı. Başında ağladığı o mezar kimindi bilmiyordu. Abisi miydi, babası mıydı, eşi miydi, arkadaşı mı? Gidip soramazdı, genç adam öyle ağlıyordu ki karşıdakinin bile kalbi bin parça oluyordu. İlk başlarda kalkıp evine götürmek istedi bu adamı fakat nafile. Genç adam ne kimseyi görüyor ne de konuşuyordu. Yanında biri varmış gibiydi. Çok sevdiği biri gibiydi. Kendi kendine konuşan bu genç birden ağlamaya başlıyordu içli içli. Sanki yanındaki kalkıp gitmiş gibi. Kendi kendine sarılıyordu. Fakat bunların hiçbiri garip gelmedi Agah Bey'e. Yanı başında yatıyordu genç adamın ağlayıp sızladığı bu kişi. Fakat ona sarılmaktan bile aciz bırakılmıştı. Acıyla yüzünü buruşturan Agah Bey, genç adamın ayağa kalkmasını, göz yaşlarını silmesini ve mezarlığın çıkışına doğru ilerlemesini izledi. Kolundan tutup eve götürmek istemedi bu sefer. Belki yanında biri vardı sadece onun görebildiği. Çünkü kapalı bir yanı vardı bu genç adamın, belki de her insanın. Karşıdan anlaşılmıyordu.
çok duygulandım.. uzun yazmadığın hâlde nasıl bu kadar büyük bir etki bırakmayı başarıyorsun, gerçekten hâlâ şaşırıyorum. Sabahattin Ali'yi okuyor gibi hissettim, çok çok çok sevdim. Özlemiştim yazılarını okumayı, ara vermiştin..
YanıtlaSilÇok üzüldüm ben bu iki arkadaşa. Kalbim acıdı hüzünlü güzelliklerine. Hele sonunda çok şaşırdım ve daha da üzdü beni. Erken kuyuya düşenin erken gitmesini beklemiyordum.
YanıtlaSilBirbirlerinden çok farklılar ama birlikteyken yalnız hissetmiyorlar, hislerini ve düşüncelerini anlayabiliyorlar;bu çok etkiledi beni.
Eğer hayatta kendin olabildiğin, gözlerinden anlayan bir kişi bile olsa bence sevildiğini hissediyorsun. Ve sevildiğini hissettikten sonra yalnızlığın daha az göze batıyor, herkeste var olan normal bir şey olduğunu kabul ediyorsun. Belki burada siz çok farklı bir şeyden bahsettiniz, belki bir daha ki okuduğumda farklı hissedeceğim ama şu an yüreğim buna odaklandı. Anlaşılamayan bir genç ve onu anlayabilen yegane dost, ettikleri muhabbetin samimiliği ve kelimelerden akan karşılıklı naiflik...
Ve sonu. Ne diyebilirim ki cidden insanı ters köşe yapmayı , aynı anda farklı hisler yaşatmayı başarıyorsunuz yazar hanım. O ayrılan sarışın arkadaş ve annesi geldi aklıma. Acaba orada annesi ile yalnızlığına dost bulmuş olabilir mi ki? Umarım yalnız olmaz ve kuyunun dibini eşelemeye devam etmez diğer arkadaş. Kaleminize sağlık efendim .