kendimi hayatta yolunu kaybetmiş biri olarak görüyordum; sanki uçsuz bucaksız bir sahilde tek başımaydım ve hangi yöne gidersem gideyim, ona asla rastlamayacaktım.
Masasının başındaydı, saatlerdir oradaydı. Beli ve kalçası artık dayanamayacak seviyedeydi. Karanlık odasını aydınlatan bilgisayarının ekranı bomboştu. Beyaz bir sayfa açıktı sadece, tek bir harf dahi yoktu sonsuz beyazlıkta. Yapamıyordu, yazamıyordu. Elleri bütün gece boyu binlerce kez klavyeye gitmiş fakat her seferinde tam bir şeyler anlatacakken hala yanıp duran közlere yaklaşmış gibi geri çekilmişlerdi. Bir sorun vardı, büyük bir sorun vardı. Bu zamana kadar binlerce duyguya ev sahipliği yapan yüreği hep anlatmıştı hissettiklerini. Mutluluğunu, öfkesini, hüznünü... Şimdi ise bunların kat kat büyüğünü yaşatırken içinde ne oluyordu da dökemiyordu satırlara? Ne engelliyordu zihnini ve kelimelerini? Bildiği bir şey yoktu. Saatlerdir masa başında bir şeyler yazmayı bekliyordu sadece. Fakat artık bitmişti, gece yarısı çoktan geçmiş, başına ağrılar girmeye başlamıştı. Sıkıntıyla oturduğu yerden kalktı. Beli çok kötü durumdaydı, yarın ayağa kalkamayacağını düşünerek bilgisayarın üstündeki rafa uzandı. Su. Su çok önemliydi onun için; denizler, akarsular, göller... Ama onun için en değerlisi okyanuslardı. Kocaman, sonu dahi gözükmeyen okyanuslar. Yerdeki gökyüzü. Hep hayran kalırdı okyanuslara. Saatlerce sahilde oturup o huzurlu ses ile ruhunun dinlenmesine izin verirdi. Birileri için basit gelebilirdi lakin onun için işler hiç te öyle değildi. Okyanus çok başkaydı, bambaşkaydı. Bir de başka sevdiği bir şey daha vardı: yazmak. Delicesine tutkun olduğu tek şeydi bu dünyadaki. Sanki tanrısı ona dil bahşetmemiş gibi sadece yazar, duygularını bu yolla anlatırdı. Konuşmak çoğu zaman gereksiz gelirdi ona. Hem konuşsa bile dinler miydi insanlar? Onların kulakları elbet vardı fakat duymazlardı. Duymak istemezlerdi. Yıllarca düşünmüştü buna neyin sebebiyet verdiğini. Bir sonuca ulaşabilmiş değildi çünkü bir insanın bu kadar kararmış bir yüreği olduğuna ihtimal vermiyordu. Belki diye düşünmüştü bir aralar, belki onların bu kadar kötü olmalarının tek nedeni sadece acı çekmeleridir. Mantıklı gelmişti bu fikir ilk başlarda ona çünkü herkes yazamıyor olabilirdi. O duygularını bir şekilde haykırmanın yolunu bulmuştu. Ama her insan bu kadar şanslı da olmayabilirdi. 22 yaşında hayatının amacını arayan bir genç olabilirdi bu ya da 76 yaşında ne için yaşadığını hala bilmeyen bir ihtiyar da... İnsanlar acı çeker ve bunu nasıl yansıtacağını bulabildikleri zaman insan olurlardı onun gözünde. İşte ilk düşünceleri bunlardan ibaretti. Sadece başlarda bu kadar pozitifti. Yaş aldıkça düşüncelerinin ne kadar saf olduğunun farkına varmaya başlamıştı. İnsanlar acı falan çekmiyorlardı. Gerçekten bazı insanlar kötü kalpliydi. Elbette tüm suçu kararmış kalpli yetişkinlere de yüklemiyordu. Ne kadar kötü de olsalar onlarla empati kurabiliyordu. Kimse bile isteye kötü doğmuyordu ya. Ebeveynleri nasıl insanlarsa onların ruhları da öyle şekilleniyordu. Anne babalarının suçlarına ortak olup onlar da başka ruhları karartıp katlediyorlardı. Bu bir gelenek haline gelmişti yaşadığı dünyada. Birini kırmak, canını acıtmak normal hatta eğlenilecek bir hale gelmişti. İnsanlar birinin acısına gülüp söylediği tek bir fikir ile dalga geçebiliyorlardı. Bu kötü davranışı sergileyen taraf için küçük bir eğlence olarak görülürken karşı taraf için durum asla aynı olmuyordu. İncinen kişi incitenin tek bir sözünü saatler ve günlerce düşünüp bir çıkmaza girmesine neden olabiliyordu. Elbette kalbi kararmış kişi bunun farkına dahi varmıyordu fakat sözleri bir kişinin ölümüne de sebep olabiliyordu.
İşte dünya bu kadar korkunç insanla doluyken hassas kalbe sahip bir canlı olmak çok zordu. İşte tam da bu yüzden yazıyordu. Belki bu kadar hassas kalpli olmasa işler daha kolay olabilirdi lakin elinde değildi işte. Böyle biri olmayı o da istemezdi. Gözleri tüm bu düşünceler zihninden geçerken çoktan yaşlar akıtmaya başlamıştı. Minicik bir şeye dahi ağlar olmuştu. Hassastı, kırgındı, kızgındı ve daha nicesiydi. Bunu ilk anlamasını sağlayan ise annesiydi, onu bu dünyada terk etmese de ruhunu başıboş bırakan annesiydi. O başıboş kalmış ruh öylesine yalnızdı ki bir zamanlar, hiçbir şeye ağlayamıyordu. Bomboş ve oradan oraya sürüklenen bir bedendi sanki. Bir gün annesi tartışma esnasında ağlayarak şu cümleleri kurmuştu ona karşı: "Ne kadar vicdansızsın!" diye çıkışmıştı ağlamaktan kızaran gözleriyle. "Yıl boyunca tek bir damla gözyaşı dökmez mi insan?" "Ama ben..." demişti titreyen sesiyle kendini açıklamaya çalışırken. "On üç yaşımdan beri kağıtlar ve mürekkep yoluyla gözyaşı akıtıyorum zaten. Sadece sen bilmiyorsun."
Ben bu yazıya kalbimi bıraktım gerçekten, hele bir de şarkı ile okuduğumda ...
YanıtlaSilSon paragraf olsun, yerdeki gökyüzü kısmı olsun resmen tüylerimi diken diken etti. Sanki seni okumuşum gibi hissettim ve de sana sarılmak istedim. Dışarıdan her şey çok güzelmiş gibi gösterip, gülümsediğin halde içinde on üç yaşında kalmış hassas bir çocuk hissettim ve ona sarılmak istedim. Saçma ve mantıksız gelebilir ama aynı zamanda kendimi de gördüm yazamama kısmında , hissedilen o boşluktaki yalnızlık apayrı bir şey. Güvendiğin ve dostun olan yazmanın seni terk etmesi hissi... Sanki hayatın boyunca en büyük hiçlik o gibi...
Her zamanki gibi bu yazı da çok güzeldi. Böyle güzel yazıları okumama izin verdiğiniz ve bana hissettirdiğiniz hisler için gerçekten çok teşekkürler yazar hanım.
Ellerinize sağlık ve ruhunuza iyi bakın, yazar hanım:)
Yine geldim yazar hanım, yine bana iyi geldiniz .
YanıtlaSilBu aralar hislerime tercüman olan yazı buymuş gibi hissediyorum . Sadece biraz daha çelişki var bende sanki. Aradan aylar geçmesine rağmen hala aynı düşüncelere sahip olmak ne kadar da garip . Gerçi aylar geçmesine de ihtiyaç yok da , işte ne bileyim insan olmak aslında o kadar büyük bir alamet değil . Baktığımda kendi hayatım sanki her şeymiş gibi endişe, zevk ya da utanç ile dolu zaman geçiyor da ; milyarlarca insanın da dolu dolu ve aynı hislerle geçen hayatları olduğunu hatırlayınca koskoca evrende çok küçük olduğum gözler önüne seriliyor tekrardan .
Öyle işte yazar hanım . Bu aralar kapılıp gidiyorum diğer insanların arasına karışıyorum. Gri olan kalabalıkta beyaz mı siyah mı olduğumu seçmeye çalışıyorum. Sonra da renk körlüğü geliyor aklıma yeşil ve kırmızı ya da diğerleri . Diyorum hepimiz bunlardan ibaret değiliz sadece . Gösteremediğimiz ya da keşfedemediğimiz iyi ya da kötü yanan ateşlerimiz var .
Ama ben bu aralar keşif yapmaktan uzağım efendim ondan mütevellittir ki bu hislerim ve mantıktan noksanlığım.
Neyse efendim ben müsaademi alayım, kendinize iyi bakın ve ruhunuza dikkat edin.
Sizi seviyoruz efendim.
bu yazıyı daha önce de defalarca okumuştum zaten ve bu gece de ilk duygularımla okudum... sonunda öyle bir yumru oturdu ki boğazıma, aynı karakterin yazamaması gibi tıkandım kaldım. hislerimizi harflere yükleyelim ve bırakalım da onlar taşısın biraz, biz sadece hissedelim 🤍
YanıtlaSil