ben dünyadan ziyade kafamın içinde yaşayan bir insanım.

         "Dün  gece sularında ekibimize gelen çağrıyla yola çıkmıştık." Polisin sesini duymasıyla başını, yasladığı camdan çekip önüne eğdi. Midesi bulanıyordu, akşam yediği makarna ikide bir yemek borusunda yükselip genzini yakıyordu. Polis kötü bir şofördü. Ama dinliyor gibi gözükmeliydi. Annesine göre başını önüne eğip ellerinle oynamak her zaman dinliyor gözükmenin en basit yoluydu. "İnsanlar bir konu üzerine düşünüyorsun sanır ama sen onun yerine bambaşka dünyalara uçabilirsin, bebeğim." derdi. Annesinin bunu söylerken ki yüz ifadesi bir Japon balığına benziyordu. Kurnazca fakat masumdu. Düşündüğü şeyle kıkırdadı ve ellerini ağzına götürüp kapadı. Polis duyduğu ses ile gözlerini saniyeliğine yoldan ayırarak aynadan arka koltukta oturan gence bakıp derince iç çekti. "Gecenin bir yarısı... Tanrı'm..." diye fısıldayıp gözlerini tekrar yola çevirdi. Konuşmanın tam sırasıydı. Genç adama neden bu arabada olduğunu ve onu nereye götürdüklerini anlatmalıydı. Polisler genellikle bir suçluyu veya bulunan bir cesedin tetkik edilmesi için aile üyelerinden birini  almadan önce ne olduğunu anlatırlardı. Lakin genç adamın kapısına dayandıklarında gece çok geçti ve haliyle genç adam uyuyordu. Ona söyledikleri tek şey annesi ile ilgili olduğuydu. Genç adam bunu duyduğu anda yeni uyanmışlıktan sıyrılıp bambaşka bir ruh haline bürünerek "Gidelim." demişti.

         Polis bir saattir araba sürmenin verdiği yorgunlukla esnedikten sonra konuştu. "Anneni bulduğumuz orman neredeyse şehrin dışında kalıyor, yeni kaybolduğunu söylediğini biliyoruz. Fakat ormana yaklaşık bir kilometre uzakta oturan yaşlı çift üç gündür etrafın çöp gibi koktuğunu söyledi. Etrafta gezinip kokunun nereden geldiğini aramışlar, o ormana çöp dökmek yasak. Ki zaten buldukları da bir çöp değildi. Bütün o kokunun nedeni..." duraksadı, zihnine doluşan görüntüler boğazına yumru gibi otururken öksürüp devam etti. "Ağaca asılı bir kadın bedeni, aslında bir kadın cesedi. Ağaca asılı, intihar vakası. İlk başta söylediğim gibi annenin yeni kaybolduğunu bize bildirdin. Bir cesetin çürümeye başlaması ve kokusunun etrafa yayılması için 10 gün gibi bir süre gerekiyor. Yine de... Yine de bakmanı istedik." Genç adam bütün bu olanlara anlam veremiyordu. Annesiyle çarşamba günü-2 gün önceye denk geliyordu- oturup yemek yemiş, sohbet etmişlerdi. Annesinin tavırlarında hiçbir sorun yoktu. Kırmızı, sırt dekolteli elbisesiyle yaz gecesindeki yıldızlardan daha parlaktı. Oğlunun gözlerinin içine bakıp onun ne kadar değerli olduğundan bahsedip duruyordu. Genç adam emindi. Annesi yeni kaybolmuştu. Ormandaki ceset annesinin değildi, annesi intihar etmeyecek kadar neşe dolu bir kadındı. 

        Düşünceleri beynine ok gibi saplanırken konuşmak için ağzını açtı. Fakat boğazı öyle kurumuştu ki konuşamadan öksürmeye başlamıştı. Öksürükleri şiddetlenirken polis eliyle yanındaki koltuğu işaret etti. Genç adam titreyen elleriyle suya uzanıp hızlıca içti. Su, boğazından çölde yolunu kaybetmiş bir ırmak gibi hızla aktı. Arabanın içindeki öksürük sesleri kesildiğinde araba durmuştu. Polis kapısını açarken konuştu. "Geldik, hazır mısın?" Genç adam başını aşağı-yukarı sallayarak hazır olduğunu belli edip arabadan indi. Burnuna dolan koku midesini ağzına getirirken yaşlı çiftin haklı olduğunu anladı. Bu koku kesinlikle çöp gibi değildi. Keskin, acı koku önde giden polisleri takip eden gencin ciğerlerini yakıyordu."Birazdan," dedi. "Tanrı'm öleceğim birazdan." Koku her adım atışında daha da artarken başını yere eğdi genç adam. Gözleri doldu. Duymak istemiyordu, görmek istemiyordu. Sadece annesiyle birlikte olduğu o geceye dönmek istiyordu. Annesi kulağına onu asla bırakmayacağını fısıldamıştı o gece. Genç adamın gözünden bir damla yaş düştü. Polislerin, "Genç adam ceset işte burada, hadi." dediğini duydu. Genç adam titreyerek gözlerini cesete çevirdi...


        Gözlerini 1 ay önce annesinin cesedine sahiplik eden ağaca çevirdi. Polislerin o gece onu alıp getirdiği ormandaydı. O gece büyük bir rahatlıkla gelmişti buraya. Lakin bu rahatlığı ağaçtaki ceseti gördüğü anda yerin yedi kat altına batmıştı. Ağaçtaki kadın annesiydi. Gözlerinin yerine iki kara çukur, uzun güzel saçlarının yerine ağaçlara dolanmış kıl parçaları, güzel uzun tırnaklarının yerine ise simsiyah uzun dallar geçmiş olsa da onu tanırdı, annesini tanırdı. Polisler ölmeden önce darp edildiğini söylemişlerdi. Çünkü dünya üzerindeki en nadide çiçeğe benzeyen annesi kapkara geçmiş, kömürleşmişti. 

        Genç adam zihnindekilerin baskısı yüzünden acıyla bağırdı. Ağaçtan gözlerini çekemezken duyduğu yaprakların hışırtısı onu ürküttü. Lakin bu hışırtı etraftan değildi, içindendi. Karnına düşen büyük ağrıyla iki büklüm olup dizlerinin üstüne düştü. Ağrı nefesini kesiyordu, yüzü morarmaya başladı. Karnında kol gezen ağrı şimdi boğazına doğru yükseliyordu. Önce ciğerlerinin yandığını fark etti. Birisi elleriyle parçalara ayırıyordu sanki ciğerlerini. Nefesi kesilirken refleksle kafası geriye düştü. Gördüğü şey dolan gözlerindeki yaşları toprağa bahşetmesine sebep oldu. Annesi ağaca asılı şekilde oğlunu izliyordu. Aklını kaçırdığını düşündü. Fakat annesi tam karşısında ona kocaman gülümsüyordu. Üzerinde yemek yedikleri geceki kırmızı elbise vardı. Kadın konuşmak için ağzını açtığında genç adamın çığlıkları ormanı sarstı. "Başını eğ. Biliyorsun, insanlar bir konu üzerine düşünüyorsun sanır ama sen onun yerine bambaşka dünyalara uçabilirsin, bebeğim." Söylediklerinden sonra ufak bir kıkırtı kaçtı dudaklarından kadının. Genç adamın gözleri yanarken içindeki acı boğazını esir aldı. Elleri boğazına giderken başı öne düştü. İçindeki acı boğazını delip geçiyor, ayakları altında eziyordu. Boyun damarları patlayacak kadar şiştiğinde annesinin sesini duydu, "Hadi bebeğim, benimle gel. Bambaşka dünyalara uçalım." Genç adamın içindeki acı boğazını geçip ağzına geldiğinde sona geldiğini biliyordu. Bulanan midesindekileri çıkarmak için ağzını açtığında içindeki acı ağzından dışarı fırladı. İçindeki acı değildi, annesini bulduğu ağaçtı. Genç adamın ağzından çıkan devasa dallar onu peluş bir bebek gibi sarsarken ağaç gökte yükseliyordu. Genç adamın gözleri geriye kayarken annesinin ona baktığını gördü. Gülümsüyordu.


        Orta yaşlardaki polis elindeki dosyayla cesetin bulunduğu alana ilerlerken gergindi. Etrafındaki onlarca polis tüm aşamaları tamamlamış şekilde arabaya ilerlerken amiri onu bekliyordu. Amirine selam vermek için yaklaştığında ceset torbasının kapatıldığını duydu. Boğazı baştan sona kesik, ceset. Aklına geleni kovmak ister gibi başını sallayıp amirinin karşısına geldi. Amiri "Konuş çabuk, gidecek daha çok yerimiz var." dedi. Orta yaşlardaki polis duyduğu kalın sesle yetimhaneden aldığı gencin dosyasını açtı ve anlatmaya başladı. "Yetimhaneye 5 yaşındayken bırakılmış ama öncesi var. Onu yetimhaneye getiren kişiler annesini bulamadıklarını söylemişler. Çocuğu her ne kadar götürmek isteseler de çocuk annesinin onu asla bırakmayacağını, birazdan geleceğini söyleyip durmuş. Travması muhtemelen burada başlamış. Yetimhane müdürü ile de konuştum. Çocuğun ilk başlarda hiçbir sorunu olmadığından bahsetti. Sonra işler farklılaşmış. 17 yaşına geldiğinde boynundan hiç çıkartmadığı annesinin kolyesini kaybetmiş. Yetimhane müdürü saldırgan hareketleri olduğundan, geceleri kalkıp bahçedeki ağaçla falan konuştuğundan bahsetti. Tabi bütün bu olanlardan çok korktukları için hastaneye başvurmuşlar. Psikiyatri kliniğinde uzun süre yatmış, ağır şizofreni ve eş zamanlı olarak sürekli amnezi. Bütün bunlar üst üste gelince belli ki dayanamamış. Hastanedeki doktoru son 6 ay içinde harika bir ilerleme kaydettiği için çıkmasına müsaade ettiklerini söyledi. Ama rol yapıyormuş belli ki. Civarı araştırdık fakat kiraladığı hiçbir ev bulunmuyor. Muhtemelen hastaneden çıktığı gün direkt buraya, annesinin onu terk ettiği yere gelmiş. Cesedi bulduğumuzda biliyorsunuz ki cesedin yanındaki ağaca asılı kırmızı bir elbise vardı, cesedin gözlerinin tek odak noktası da o kırmızı elbiseydi. Muhtemelen annesi onu terk ettiği gün böyle bir elbise giyiyordu. Boğazını baştan sona kadar kesişi ise son yapboz parçası. Annesinin kolyesi. Annesi onu terk ettiğinde kırmızı bir elbise giyiyordu, bu ağaç onun annesi. 17 yaşında kaybettiği kolye ise ona büyük bir acı vermiş. Annesinin eksikliği zaten onu boğuyormuş, üstüne annesinden kalan tek şeyi de kaybedince delirmiş işte. Boğazına değen soğuk zincir yerine bir jilet seçmiş. Soğuk ama zincir değil. İyi durumda değilmiş, muhtemelen son günlerde de annesi rüyalarına girip onu çağırıyordu. Sonra da..." polis daha fazla anlatamayıp başını eğdi. Amiri sıkıntıyla oflayıp polisin omzunu sıktığında dudaklarından kısık bir "Aferin." çıktı. Daha sonra orta yaştaki polisi geride bırakıp yürümeye başladı. O sırada günlerdir uyumayan polis tam hareket etmek için başını kaldırdığı sırada ormanda duyduğu kısık sesle delirdiğini düşünüyordu: "Başını eğ. Düşüncelerinden ancak böyle kaçarsın." 

        "Burada doğru olan hiçbir şey yok." diye geçirdi içinden polis. Lakin unuttuğu bir şey vardı. Bu ormandaki tek doğru olan şey cesedi bulunan genç adamın annesine duyduğu özlem ve elinde tuttuğu jiletti.

(https://youtu.be/ISh3HAIZhcQ)

(Bu hikaye, Patrick Ness tarafından yazılan Son Ve Ötesi adlı kitabın 17. sayfasındaki 7. cümle olan: "Ona doğru eğildiğini, son derece zayıf ve aciz bedeninin gitgide büyüyen ışığa doğru uzandığını biliyordu."  kelime topluluğu okunduktan sonra yazılmıştır. 7x7x7 çalışmasıdır. Yazar kelime dağarcığını ve ufkunu genişletmek için yazmıştır. Yazarın henüz çok acemi olduğunu unutmadan içerikte bulduğunuz mantık veya kelime hatalarını yorumlarda belirtebilirsiniz. Anlayışınıza teşekkür eder, keyifli okumalar dilerim.)

Yorumlar

  1. Eline sağlık balim

    YanıtlaSil
  2. her zamanki gibi sonunda kalbimden vuruldum... kurşunu kendi ellerimle çıkarıp diğerlerinin arasına fırlattım ve kalbimdeki deliğin kapanması için kendime birkaç dakika verdim. düşünüyorum da, kısa hikayeleri bu şekilde yazabiliyorsan ve böyle bir etki bırakıyorsa bir roman yazsan ne olur? sanırım o zaman o kurşunların bıraktığı hasarın düzelmesi için birkaç dakikadan da fazlasına ihtiyacım olacaktır...

    YanıtlaSil

Yorum Gönder