bu hayatta nedir önemli olan? yaşamak mı yoksa yaşamış gibi yapmak mı?
Güneş dağların ardından usul usul çıkıp göğe sarılmaya hazırlanıyordu. Kırmızı, mavi ve turuncu renkler Van Gogh'un fırçasından kopup gelmiş gibi boyuyordu gökyüzünü. Bu kalplerimizi yakıp ruhumuzu sıkan dünyada en çok sevdiğim renkler bunlardı. Saatlerdir yürüyerek geldiğim bu noktada çakıl taşlarına basarak yürümeye başladığımda ayağımı sarmalayan sıcaklıkla gülümsedim. Bana acı vermiyordu şimdilik, sadece mutlu ediyordu. Günler sonra ilk defa sıcak hissediyordum. Kalbim, ruhum, bedenim şefkatli kollar tarafından sarılmış gibi... Bu mutluluğun sebebine bakmadım. Bakamazdım. Göreceğim bordoya çalan kırmızılıklar sadece kalbimi bin parçaya bölecekti. Sadece o sıcaklık beni mutlu etsin istiyordum, gerisi önemli değildi. Tıpkı anneme son sarılışımdaki gibi, sıcacık... Tek isteğim bu olduğu için ayağımın altındaki sivri taşlara daha sert basmaya başladım. Derimi delip geçiyor, kırmızı kaslara iyice batıyordu. Acı hiç dinmiyordu. Lakin gözlerimi dolduran şey fiziksel acı değildi. Ruhumun kederiydi. Haykıran, ne yaparsam yapayım susturamadığım ruhumun acısı dinmiyordu. Karabağ'dan çıktığımdan beri susturduğum ruhum bana karşı gelip benim yapamadığımı yapıyordu. Acısı dinmiyordu, saatlerdir haykırıyordu. Aniden ayağımda hissettiğim tarifsiz acıyla gözlerim büyüdü, ağzımdan sessiz bir inleme döküldü. Çıplak bacaklarımı kapatmaya çalışarak yere oturdum. Ayağımı bir şeyler deliyordu sanki fakat ben gözlerimi indiremiyordum. Biraz önce bana mutluluk veren kırmızı sızıntılara bakarsam günlerdir yürümeme rağmen hala bir parçamın orada kaldığı Karabağ'a geri dönecektim. Anneme sarılıp uyuduğum saatlerde üstüme bulaşan kanı kendi bedenimde görmek istemiyordum. Annemi öperken dudaklarımı kırmızıya boyayıp sızlatan sıvı bana sadece acı verirdi. Gözlerim litrelerce kanı görüp ruhumu vahşileştirdiyse ayaklarımdaki kan kalbimi daha çok sızlatırdı. Yanaklarımdan çeneme süzülen gözyaşıyla en son ne zaman gözyaşlarımı akıttığımı düşündüm. Hocalı'da annemi, akrabalarımı, milletimi, benliğimi geride bırakırken miydi? Yoksa günlerdir yürüdüğüm yollar çoktan gözyaşlarımla birer nehire mi dönüşmüştü? Aklımdan geçen her bir acımasız, rahatsız edici düşünceyi bir kenara atarak güneşe kilitledim bakışlarımı. Ellerim titrerken yavaşça ayaklarıma dokundum. Elime gelen sıcaklık bu sefer mutlu etmedi beni, annemi özletti. Gözyaşlarım hızla akarken ayağımı delip geçen şey elimi çizdi. Elimi yavaş ve temkinli hareketler ile topuğuma getirirken bu sefer sivrilik yoktu. Dokunduğum şey kanımla ıslanmış bir bıçaktı. Veya bir çakı. Gözlerimi kısıp ağlamaya devam ederken bıçak olduğunu düşündüğüm cismi kavrayıp hızla çektim. Ayağımdan bedenime yayılan acı dalgasıyla titreyip bağırdım. Ruhum gibi bedenimi de susturamıyordum. Deli gibi ağlayıp çığlıklar atıyordum.
Güneş dağların karanlıklarından kurtulup kendini tamamen gösterdiğinde ne kadardır ağladığımı bilmiyordum. Boğazım tahriş olmuş olmalı ki sızlıyordu. Bedenimi bir nebze olsun sakinleştirdiğimde elimdeki bıçağı yavaşça kaldırıp güneşe doğrulttum. Ağlamaktan acıyan gözlerim parlayan metalin yansımasıyla kamaştı. Burnumu çeke çeke gözlerimi açtığımda bıçak midemi alt üst edip öğürmemi sağladı. "Bu sefer sona geldim." dedim kendime. "Ruhumu saran keder tek şey, bu hayatta sahip olduğum tek şey." Gözlerim gördüklerime dayanamayıp yaşlarla dolduğunda bunun sebebi ortadaydı. Bıçağın üstündeki kırmızı, mavi ve turuncu renklerle annemin saçlarını tutup silahla onu birçok yerinden vuran askerin kolundaki armanın renkleri aynıydı.
🤍
YanıtlaSil