ölülerin sesinin yaşayanları çıldırtacak gücü olduğu söylenir.

 

        18 Kasım 2019, pazartesi. Bu gece gözümü bile kırpmadım. Uzun süredir oturmanın verdiği huzursuzlukla kalktım sandalyeden. Ayaklarım uyuşuk, tökezledim elimde olmadan. Düşmemek için tuttuğum masanın kenarına çarpıyor elim. Yorgunluktan kapanmak için bekleyen gözkapaklarım acıyla açılıyor. Tırnak ve kan. Kırılan tırnağımdan akan sızıltılar kırmızıya boyuyor elimi. Hızlıca lavaboya koşup soğuk suya tutuyorum elimi. Su berraklığını kaybedip kana boyanıyor. Zihnim bulanıyor, binlerce söz çarpışıp dağılıyor. Su hala akıp gidiyor, kana karışarak. Elimi hemen çekiyorum. Saate kayıyor gözlerim, hatırlamamaya çalışıyorum hala unutamamışken yaşananları. Tik tak, tik tak… Daha fazla tutamıyorum içimdeki çığlıkları, hıçkırıklarıma karışıyor...

        Adalet Sarayı’na geldiğimde inemiyorum arabadan. Ellerim titriyor. Camdaki yansımam öyle soğuk, öyle sert ki. Gözlerim kapkara bir çukur sanki. Ne bir duygu geçiyor irislerimden, ne bir ışıltı… Öyle hissizim ki, saatlerdir boşlukta asılı mıyım, yoksa düşüyor muyum anlam veremiyorum. ”Kalk ve git!” diyor içim. Kapıyı açıp iniyorum yavaşça. Gördüğüm her nesne beni zihnimin duvarların çarptırıyor. Onlarca kadın. Ellerinde pankartlarla duruşma saatini bekliyorlar. ”Ölmek istemiyorum!” “Ve sonra Emine Bulut kızını okula uğurladı.” “Anne! Lütfen ölme!” Pankartlar inip kalkıyor topluluk üzerinde. Kafamı yere eğip hızlı adımlar atmaya başlıyorum, kalabalığı yararak. Duyduğum konuşmalar zihnimi oradan oraya sürüklüyor:

     Neyi bekliyorsunuz burada?

     Boğazı kesilerek öldürülen kadın var ya, onun son davası var bugün. Onun için tüm bu kalabalık.

     Anladım. Katil takım elbise giydi diye iyi hal indirimi verecekse hâkim, burayı başlarına yıkın onların.

        Kapıdan hızlıca geçip duruşma salonuna yöneliyorum, cübbemi giymeye çalışarak. Geç kalmıştım. Salonun kapısına geldiğimde, farkına varıyorum nerede olduğumun ve içeride beni neyi beklediğinin. İçimde bir alev gibi büyüyüp duran cesaretle açıyorum kapıyı. Onlarca göz bana çevriliyor, kapıyı açmamla. Bakışlarım tek bir noktada takılıp kalıyor. Yanında pedagog ile oturan, ona elinden geldiğince yakın durmaya çalışan Bilge arkasını dönüp bana bakıyor. Gözlerinde beliren ışıltılar afallamamı sağlıyor. Belki gülümsemiyor ama içten içe bana olan güven ve umudunu hissettiriyor. Öyle mutlu bakıyor ki bana, günlerdir feryatları kulaklarımızda çınlayan kız, gözlerimin dolmasını engelleyemiyorum. Gözlerimi ondan hiç ayırmadan yerime gidip oturuyorum. Yanımdaki boşluk ile içim ürperiyor, refleksle elim sandalyeye kayıyor. Arkada onlarca ses, onlarca kadın. Hepsi en derin duygularıyla bakıyor bana. Bir ses duyuluyor:

     Emine Bulut’u ve diğer binlerce kadını bugün kurtar buradan, hiçbir şey olmamış gibi!

        Sessizlik isteniyor ve dava başlıyor. Belirli maddeler ve dava okunduktan sonra söz hakkı bana veriliyor. Ayağa kalktığımda dizlerim beni taşımazda düşersem diye masaya tutunarak kalkıyorum. Kırılan tırnağımın sızlaması ile yüzümü buruşturuyorum hafifçe. Heyecandan dilim tutuluyor, ne diyeceğimi bilemiyorum. “Sakin ol, karşında “Kadın” var. Sen sadece onunla konuşuyorsun.” İçimdeki bu ses herkesi silip onu getiriyor karşıma. Gülümsüyorum ve kafamı kürsüye çevirip konuşmaya başlıyorum:

     Kadınlara hep güçsüz derler. Bizlere kırılgan derler ama öyle değil. Kadınlar çok güçlü. Dünyanın tüm yükü kadınların sırtındadır. Yeri geldiğinde gözyaşlarını silip, tebessüm eder. Yeri geldiğinde kahkahalarla eşlik ederiz sizlere. Ama siz kadınları bilmiyor, anlamıyorsunuz. Öldür, valize koy, çöp konteynırına at. Dolmuşa bin, eve gittiğini san. Kaçırsın seni. Delil kalmasın diye acımasızca öldürsün. Ve kimsenin sesi çıkmasın. Namus için öldürülür dendi erkeklere. Kadınlara ise namusuma laf getirme. “Seni sevmeyen ölsün.” dediler şarkılarda, umarsızca dinledik. “Halime’yi samanlıkta bastılar, şalvarını gül dalına astılar.” türküsünü düğünlerde çalıp, oynadık. “Saçlarından tut getir.” dedi, pek sevdik. “Kız başına gitme oraya!” dediler bize. Ama oğullarına: “Aslan oğlum, at bakalım şu kızlara bir laf!” oldu bu cümle. Parayla satın aldınız bizleri. Taciz edilince ses edemedik. Filmlerde kadınları aşağıladınız. Kadın bilmez dediniz. Kimimiz töreye kurban gitti, abisi tarafından katledildi. Kimimiz eski eş cinayetine, daha diyemediğimiz ne çok acıya. Ya benimsin ya kara toprağın oldu hayatımız. Hep gizlenmemiz, kaçmamız gerekti bizim. Çok, çok utandık biz kadınlığımızdan. Kaldırın o şarkılarınızı, deyimlerinizi atın. Bizim bedenlerimize küfretmeyi normal saymayın. Zihniyetlerinizi çöpe atın, en baştan tekrar doğun. Yeni doğan hiçbir bebeğe de öğretmeyin bildiklerinizi…

Ben Emine Bulut, Ceren Damar, Özgecan Aslan, Fatma Şengül, Deniz Aktaş, Müzeyyen Boylu ve daha binlerce kadınım. Sırf takım elbise giyip, birkaç düzgün cümle kurdu diye içindeki pisliği gizlemeye çalışan katillere verilen iyi hal indirimini vermemenizi istiyorum. Hep karşı çıktığım ama ülkemizde en ağır ceza olarak görülen müebbet hapis cezası istiyorum Sayın Hâkim…

        Ağlayarak çıkıyorum salondan. Son 4 aydır bu olay yüzünden döktüğüm gözyaşlarım kalbime düşüp yakmadılar orayı. Gözyaşlarım “Kadın” için düştüğü her yerde binlerce çiçek açtırıp yeşertti, acı ile kararan kalbimi. Tüm kadınlar için kazandığım dava için sevinmem gerekirken, katilin hala nefes aldığını bilmek nefretimi her saniye daha çok körüklüyordu. Bu ucu açık ve kapalı bir yol. Öyle tarifsiz ki, bir taraftan daha çok yaşamak ve kadınları kurtarmak isterken, diğer yandan ölmek istememe neden oluyor…

 

 

Yorumlar

  1. yumru şiddetini arttırdı ve akciğerlerime inmeye başladı... daha fazla bir şey demeye gücüm yok sanırım...

    YanıtlaSil

Yorum Gönder