BÖLÜM-2

kırmızı gözler.

  6 Şubat 2002 16.21  

---Adil'den---

         Eğer bu dünya için bir şeyler feda edebilseydim bu hiç şüphesiz benliğim olurdu. Kim olduğumun, nerede yaşadığımın, neye inandığımın, ten rengimin bir önemi olmazdı. Ben sadece kendimi feda etmiş olurdum. Bir kıvılcım yaratabilirdim. Dünya benim ölümümle ayağa kalkabilirdi. Veya tam tersine şahitlik ederdi ruhum. Tüm dünya beni bilirdi. Ölümümle hüzünlenirlerdi, belki. Ama baş kaldıramazlardı. Ben bir kıvılcım yaratamayabilirdim. Düşüşlerim, yıkılışlarım ve amaçlarım kimse tarafından bilinmez ve ciddiye alınmazdı. Kimse benim gibileri kurtarmak istemeyebilirdi. Ben bu dünya için sadece bir nokta kadar önemsiz olurdum.

       Lâkin bunu nasıl yapacağımı bilmiyordum. Hiç bilemedim. Şu an bu yattığım yerden kalkamadığım gibi hep iradesizdim. Gözlerimi açmak için çabalıyorum fakat ışıklar bir mızrak gibi saplanıp gözlerimi kısa süreliğine kör ediyor. Yıllardır karanlıkta kalmışım gibi, alışamıyorum asla. Kulaklarıma dolan sesler anlaşılmıyor. Denizin en derin noktasından bu yattığım yere gelmişim ve kulaklarım suyla dolmuş gibi. Sağır ve körüm. En azından şimdilik. Kulaklarım sıkı sıkıya şişesine tutunan mantar tıpanın hızla çekilmesi gibi açılıyor. Kulaklarımda hissettiğim ıslaklık içinde bir şey olduğunu anlamamı sağlıyor. Hâlâ körüm. Bir anda içime dolan cesaretle gözlerimi hızla açıyorum. Alışması 20 saniye sürerken beyazdan başka renk seçemiyorum. Renkler ve görüntüler yavaş yavaş yerine oturduğu sırada bulunduğum kulübenin kapısından bir hırıltı yükseliyor. Yattığım bu ıslak yerden kalkmak için hareketleniyorum hızla. Ama tüm çabalarıma rağmen bu saman balyalarının arasından çıkamıyorum. Başımı ayaklarıma doğru çeviriyorum. Gördüğüm şeyle nefesim ciğerlerime yetmiyor, beynime sivri metal bir ok saplanıyor sanki. İnce, kırmızı, halatlar ayaklarımı birbirine bağlıyor. Ayaklarımdan başlayıp tüm vücudumu sarıyorlar. Ayaklarımı kendime doğru çektiğimde çıkan ıslak ses midemi bulandırıyor. Öğürmek istesem de elimden geldiğince sessiz olmaya çalışıyorum. Kimse beni duysun istemiyorum. Ellerimi balyaların yan taraflarına koyarak destek alırken ayaklarımdaki halatlar yavaş yavaş yapışkan sıvının içinde kayboluyor. Samanlarla kaplı zemine değen ayaklarım acıyor. Adım atmak için hareketlendiğim sırada acıyan ayaklarım beni taşımıyor ve düşüyorum. Düşüşümle duvara yaslı olan orak düşüyor ve metalin sesi kulübeye doluyor. Dışarıdaki hırıltı şiddetleniyor. Ve anlayamadığım şekilde uzun bağırışlara dönüşüp yankılanıyor. Buradan çıkmak için yapacağım her bir hareket dışarıdaki canlıyı harekete geçirebilir.

        Yüzüstü yatarak bir yere varamayacağımı anlıyor ve sırtımı yaslayabileceğim duvara ellerim yardımıyla ilerliyorum. Ellerim çatırdıyor ve bir anda sıcak bir sıvı akmaya başlıyor. Sırtımdan geçip beynimde patlayan ürperti beni ürkütüyor. Kanıyor mu ellerim? Titreyen elimi yavaşça kaldırdığım sırada kırmızı, koyu sarı ve mavi renklerden oluşan bir armanın avcumu deldiğini görüyorum. Birinin kıyafetinden düşmüş olabileceği geliyor önce aklıma. Sonra ise üstündeki kurumuş kan lekesi bir askere ait olabileceğini düşündürtüyor bana. Ben neredeyim? Sırtımı duvara yaslamanın verdiği rahatlıkla bacaklarımı tutup karşıma koyuyorum. Hareket etmiyorlar. Onları hareket ettirmem için çabalamam gerektiğini biliyorum.

        Annemin sesi beynimde bulanıklaşıp dağılıyor. O sözler gözlerime gidiyor, retinama çarpıp gözlerimin önüne annemi getiriyor. Annem dolu gözleriyle beni izleyip konuşmak için ağzını açıyor. Ağzından çıkmak için bekleyen binlerce kelime var, biliyorum. Ama her bir kelime bana ulaşacağı sırada korkup annemin ses tellerinde takılı kalıyor sanki. Bana merhametle bakan annem şimdi ağlıyor. Hiç susmuyor. Ağzından kelimeler çıkmıyor belki ama yeşil iri gözleri hiç susmuyor. Yanaklarımdaki ıslaklığı fark edip başımı eğiyorum. Elimden akan kan sarı zemini boyuyor. Konuşmak için kafamı kaldırdığımda annemin yüzü sararıyor, saçları bembeyaz oluyor, gözlerindeki damarlar kırmızıyla boyanıyor. Başına bir asker dikiliyor. Elinde kalın, hafif loş odada parıldayan, büyük bir bıçak var. Bıçağın üzerine özenle işlenmiş bazı şekiller ve renkler var. Kırmızı, koyu sarı ve mavi. Elimdeki arma daha çok acıtıyor şimdi canımı. Asker annemin başına sertçe vurduğunda annemin hayali görüntüsü bulanıklaşıyor. Kalbim bin parçaya ayrılıp parçalanıyor. Asker anneme vurmuyor, bizzat benim kalbimi ezip çiğniyor. Annem seslice inleyince asker sinirleniyor. Askere bağırmak için yüzümü ona çevirdiğimde gördüğüm şey mideme bir yumruk misali iniyor. Kırmızı gözler. Gözleri hırsla irileşip bordolaşıyor, elinde tuttuğu bıçağı annemin boynuna dayıyor. Bağırışlarım duyulmuyor. Annemi bırakması için yalvarışlarım yetmiyor. İçindeki o pis dürtü onu sarıp sarmalıyor. Kalbini ele geçiriyor. Bundan zevk alıyor. Gülüşü kulaklarıma dolduğu sırada gördüğüm dişler midemi alt üst ediyor. Yeşile çalan büyük, şekilsiz dişleri her şeyi çiğneyip parçalayabilir gibi gözüküyor. Annemin boynundan yere birkaç damla kan düşüyor. Düşen damlaları diğerleri takip ediyor. Her düşen damlada askerin kırmızı gözleri yavaş yavaş beyaza boyanıyor. Annemin yeşil gözlerinden düşen yaşlar kesiliyor, gözleri yavaşça arkaya kayıyor. Kıyafetleri en sevdiği renge kendi kanıyla boyanıyor. Kanı hızla yere yayılıp elimden çıkan kırmızının yaptığı gibi zemini boyuyor. Koyu kan yavaş yavaş bana ulaşıyor ve hareket ettiremediğim ayaklarımı ıslatıyor. Kanlar tırnaklarımın içine çoşkuyla girip sızlatıyor. Kesilmiş ve oluk oluk kanayan boğazı gözlerimi yakıyor. Asker kana bulanan ellerini annemin beyaz saçlarına sürüp temizliyor. Annemin saçları ellerinde kalırken sertçe annemi sıska kollarından tutup dışarıya fırlatıyor.

        Kapının önündeki hırıltı çıkaran şey kapıya çarpıyor ve yüksek sesle çığlık atıyor. Gözlerimi kapıdan çekip az önce askerin olduğu yere çevirdiğimde gözlerim sadece samanları görüyor. Annemin beni çıldırtan o güzel hayali beynimden silinip gittiği gibi karşımdan da hızla siliniyor. Beni bir hayalin bile bu kadar ağlatıp acizleştirmesi canımı yakıyor. Az önce loş olan oda şimdi karanlığa ev sahipliği yapıyor. "Saatler geçmiş." diyor içim. "Saatlerdir burada gerçek olmayan bir şey için ağlıyorsun, aptal." Bakışlarım ayaklarımda dolaştığında baş parmağı hareket ettirmek için kendimle büyük bir savaş veriyorum. Kaç saat uğraşmalıyım bilmiyorum. İradesizliğimle tekrar yüz yüze gelişim beni nefretle dolduruyor. "Bir şey yapamadın bak. Sen hep benden güçsüz oldun." Artık dayanamıyor ve içimde büyüyüp duran sese karşı çıkıyorum.
-Kes artık! İçimde bir yerlerde saklanıp beni kışkırtmayı bırak. Az önce gözümün önüne gelen şeyler, elimin acısı ve nerede olduğumu bilmeyişim yetiyor. Zaten bunlarla içimdeki siyah gölette boğulup duruyorum. Yıllardır yaptığın gibi en güçsüz anımda karşıma kılıç kuşanıp çıkıyorsun. Sıkılmadın mı? Kendi kendini acıtmaktan, duvarlarını yıkamamaktan sıkılmdın mı? Aptal!
 
       Bağırışlarımın arasına gözyaşlarım karışırken dışarıda neler olup bittiğini duymuyorum. Sakinleşip sesimi kestiğim sırada kapının altından içeri bir tüfek uzatılıyor. Gelen konuşma seslerinden iki kişi oldukları anlaşılıyor. Birinin sesi cılız ve temkinsiz. Bağırışlarım ve ağlayışlarım sebebiyle ürkmüş bu yüzden sessiz olmaya çalışır gibi bir hali var. Yanındaki diğer adam ise ona göre kalın, tok sesli. Talimatları veriyor ama yanındaki onu hiç dinlemiyormuş gibi her cümlesinin sonunda sert nefesler alıyor. Adamın sesi ve emirleri aklımda onu çizmeme hemen olanak sağlıyor. Siyah saçlı, iri omuzlu, kalın bacaklı, her şeyiyle sert duran biri zihnimde yer ediyor. Tüfekle kapıya üç kez vuruyorlar. "Eğer asker olsalardı korkusuzca içeri dalarlardı. Bunlar resmen ağlayışlarından korkuyor. Umarım dışarıdaki zihninde çizdiğin gibi biri değildir. O cüsseye rağmen düşündüğüm gibi senden korkup içeri giremiyorsa vay haline! Dünyada senden de korkaklar varmış, ahbap.
-Kapa çeneni aptal.
Sessizce fısıldamam ile dışarıdaki adam şaşırmış gibi bir ses çıkarıp hızla kapıya yükleniyor. Kapının sertçe açılması ile üzerime doğrultulan iki tüfek alnımı buluyor. Asker düşündüğüm gibi, iri cüsseli.
-Tek bir hareket dahi edersen seni vururum, diyor iri olan. Diğeri aynen tekrar ediyor.
-Hareket etmeyeceğim ama bunun karşılığında silahlarınızı indirir misiniz?
İkisi hızla birbirine dönüyor ve anlamadığım bir dilde hararetle konuşmaya başlıyorlar. Öyle şaşkın duruyorlar ki bunu onlardan ilk isteyen kişi olduğumu düşünüyorum. İri olan sinirle başını salladığında silahlarını indiriyorlar. O sırada bakışlarım omuzlarındaki armaya ve renklerine kayıyor. Annemin boğazını kesen bıçak. Elimi delip geçen arma. İkisindeki renkler ile adamların omuzlarındaki renkler aynı. "Onlar asker. Anneni öldüren asker gibi." İçim öyle büyük ve hiddetli bir tonla konuşuyor ki irislerim siyaha kuşanıp karanlık birer çukura dönüşüyor. Askerin kalın sesi kulaklarımı çınlatırken beynim artık hiçbir şeyi idrak edemiyor.
-Sen kimsin? Yoksa o iğrenç köylülerden misin? Ne işin var burada? Oysa hepinizi temizledik zannediyorduk.
"Hepinizi temizledik zannediyorduk."
Beynim hala nerede olduğumu anlamaya çalışırken ellerim benden bağımsız hareket ediyor. Sol elim sağ elimdeki armayı çıkarıyor. Şu an yapabilecek en doğru şeyi mi yaptığımı bilmiyorum. İçimde bir şeyler ilk defa sessizce fısıldıyor. "En doğru şeyi yapıyorsun. Bu kaçmak ve her şeyi öğrenmek için bir fırsat. Bana güven." En fazla ne olabilir ki diye düşünerek elimdeki kanlı armayı yavaşça kaldırıp askerlere çeviriyorum. Zihnim her şeyin yanlış olduğunu haykırırken dudaklarımdan çıkan cümleler kendime duyduğum nefreti ikiye katlıyor.
-Hayır, o aptal köylülerden değilim. Onların hepsini temizlediniz. Ben askerim. Ben sizdenim.


--------------------------------------------------6 Şubat 2002 23.18-----------------------------------------------------------------------------

---Mebrure'den---


-Mebrure! Baksana bir buraya.
-Ne var? Uyuyacağım, oyalama beni.
-Ben bir şeyler gördüm. Ve yazmaya çalıştım unuturum belki sana anlatmayı diye. Ama sen geç geleceğini haber verince Şehnaz'a okuttum. Ama bana inanmadı. Konuşsana şu kızla, n'olursun.
-Kendi kızın dahi inanmıyor artık sana. Ne yazdığın umurumda değil. Yıllardır boş boş yazıp duruyorsun. Bir şeyleri becerebilseydin bu saatlere kadar çalışmaz paranı yerdim!
Kapıyı hızla çarpıp çıkıyorum. Sadece bazen delirdiğini düşünüyorum. 
Bazenleri kayıtsızca evli olduğum adamın deli olduğunu düşünüyorum.

Yorumlar